Ölümüne Yarış

Sınırlarınızı zorladığınızda gelişirsiniz. Nietzsche’nin dediği gibi; sizi öldürmeyen şey, güçlendirir.

Moskova’da katıldığım sıra dışı yarışmanın adının neden kahramanlar yarışı olduğunu bitirdiğimde daha iyi anladım. Yarışın zorlu parkurunu bitirebilmek bile kahraman gibi hissetmenize yetiyor.

Yarış sonrası fotoğraf.

Yaklaşık 1.000 kişinin katıldığı yarışmada 33. oldum. Bu tarzda katıldığım ilk yarıştı bu. Sonraki yıllarda Rusya'da düzinelerce kez bu tip yarışmalara katıldım ve yüzlerce zorlu yarışmacı arasında birçok kez dereceye girdim. Ama ilkinin heyecanı her zaman başka. İşte beni şaşkına uğratan o zorlu mücadele.


Moskova’ya daha bir hafta öncesinde yeniden kar yağmışken, soğukça bir havada 60 farklı askeri engeli ve 10 kilometrelik parkuru bitirmek başlı başına bir başarıydı aslında. Bunlar yetmezmiş gibi ben bir de süreye karşı yarışıp, dereceye girmek için kendimi sonuna kadar zorladım. Yarışmadaki engellerin bir kısmı, 3 - 5 derece soğukluktaki su çukurlarından oluşuyordu. Durmadan bu sulara girmek sizi öyle bir şoka sokuyor ki, bildiğim hiçbir dilde bunu kelimelere dökemem. Durmadan koştuğunuz, tırmandığınız, atladığınız ve her türlü kas grubunuzu mütemadiyen çalıştırdığınız bir mücadele mevcut.

Yarışma Rus Ordusunun Alabino poligonunda gerçekleştirildi.

Soğuk suyun içine dalıp çıktıktan sonra 3 metrelik bir duvara sadece ellerinizi kullanarak tırmanmanız gerekiyor. Ardından dikenli tellerin altında sürünüyorsunuz. Sonra tekrar koşup bir başka zorlu engeli geçmeye çalışıyorsunuz ve bu böyle devam edip gidiyor. Dikenli tel engeli parkur boyunca birkaç kez vardı ve etraftan can havliyle bağıranlar, tellerin gerçekten can yaktığını test ederek öğreniyorlardı anlaşılan. Her dikenli tel engelinde bağıran sayısının azalması ise can acısının ne kadar iyi bir öğretmen olduğunun başka bir kanıtı olsa gerek.

Mücadele ne kadar zorlu ise başarmak o kadar haz verir.

Çamurların içinde süründükten sonra suyun altından yüzerek geçmeniz gereken engelleri sanki bilinçli bir sırayla koymuşlar. Kulaklarınızın içine kadar giren çamurdan, buz gibi suya girerek arınıyorsunuz ama temizlendiğiniz pek söylenemez, zira su da çamur renginde.

Tamamen bitap haldeyken yarışma fotoğrafçısı yakalamış bu anı. Fotoğrafın hemen ardından, suya atlayıp koşuya devam ettim.

İnanılmaz büyük bir hırsla başladığım yarışmada bana ölümcül darbeyi vuran buz gibi su çukurları oldu. Ölümcül dediysem lafın gelişi de değil, yaklaşık sekizinci kilometrede neredeyse hipodermiye yakalandım. Hipodermi vücudun üretebildiğinden fazla ısı kaybetmesi olarak tanımlanıyor. Vücut kendi sıcaklığına tam geri dönecekken tekrardan 2 derecelik suya atlamak, bir hışımla içinden çıkıp son sürat koşmaya devam edip, engelleri aştıktan sonra tekrar soğuk suya dalıp çıkmaktan artık vücudum bir noktada kendini ısıtamaz hale geldi.


Hipotermi, vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesi ile başlıyor. Ardından organlar işlevsiz hale geliyor, düzene girememesi halinde ise kalp durmasına yol açarak ölümünüze sebep oluyor. İlk belirtileri ise kontrol edilemez vücut titremeleri. Yarışmanın özellikle son kilometrelerinde her noktada askeri ambulanslar leblebi gibi yarışmacı topluyordu. Binlerce kişi katıldı yarışmaya ama birkaç yüz kişi bitiş çizgisini bile göremedi belkide.

Yatay bir tırmanma duvarının üzerinde artık titremeyi kontrol edemez hale geldiğimde, riskle yüzleştim. Hipoderminin tehlikesini biliyordum, sonucunun ne olabileceğini de. Duvarın üstüne zor bela çıkmıştım ve aşağıdaki suya atlamam gerekiyordu. Görevli bir asker durumumu fark edip beni kenara çekti. Belli ki sorma gereği bile duymadan beni ambulansa götürüyordu. O ara çok süre kaybettim ama artık derecemden ziyade yarışı bitirip bitiremeyeceğim asıl soru haline gelmişti.

Engellerin çoğunun altında su çukurları vardı ve soğuk suya düşme korkusu gerçekten motive edici.

Kaç kilometre kaldı?

Kaç kilometre kaldı diye, sordum askere. Çenemin titremesinden ne dediğimi anlamadı. Sanırım 5 kere aynı soruyu tekrar ettim. Söylediğim o kadar anlaşılmıyordu ki, Rusça bilmediğimi düşündü. En sonuncusunda cevabı aldım. 2 kilometre. O an aklıma pişmanlık hissi geldi. Bitiremezsem yaşayacağım pişmanlık benim için hipotermiden daha ölümcüldü. Pişmanlık hissinin korkusu ile kendi kendimi motive ettim.

-       Devam edeceğim.
(Asker kolumu bırakmadan önce tam 3 kere daha sordu)
-       Devam edecek gibi görünmüyorsun, emin misin?
-       Da, da, da…

Asker kolumu bıraktığı gibi koşmaya başladım. Baştan aşağı su içindeydim ve titreyerek koşuyordum. Belki tehlikeli bir karardı ama vücudumu doğru dinledim. Ritmimi korur ve tekrar suya girmezsem tehlikeyi atlatabilirdim. Bir süre en fazla dize kadar sular ve kas ağırlıklı engeller vardı. O kısa süreç beni kendime getirdi ama boy hizasında suya girmemi gerektiren yeni bir engel önümde belirince kısa bir tereddüt yaşadım. İki seçeneğim vardı, ya yarışmayı bırakacaktım ya da o suya girip sonuçlarına katlanacaktım. Daha fazla beklersem girmeye tereddüt ederim diye resmen beynimle vücuduma komut verip kendi kendimi bir nevi suya ittirdim.

Sırılsıklam halime rağmen koşuya devam ederken.


Suda ne kadar az kalırsam o kadar hızlı toparlanırsın, hadi Efe, diye kendimi motive edip sadece önüme bakıyordum. Etraftakiler, konuşulanlar, çevrede olup bitenlerin farkında bile değildim. Sudan çıktığımda hala koşabilir haldeydim ve aynı hızla yoluma devam ettim. O noktadan sonra bel hizasında 100 metrelik bir su engeli daha çıktı, sonrasında da balçık üzerinde bata çıka koşmak gerekiyordu. Hipodermi ile mücadele etmem yetmiyormuş gibi birden hayatımda yaşadığım en acı kramp girdi bacağıma. Kramp acısı maraton yarışından yabancı olmadığım bir acı ama bu seferki bir başkaydı. Can havliyle yere yığılınca iki kişi yanıma gelip, gerdirme yaparak kasları rahatlatmaya çalıştılar. O sırada doktor geldi ve bir müddet de o devam etti. Bense çamurların üzerinde bitap bir şekilde yığılmıştım. Bu iki dakikalık duraksama hipodermiyi tekrardan başlattı. Doktor telsizle sedye istemiş olacak ki, ambulanstan sedye ile yanıma geldiler. Ben devam etmek istediğimi söylediğimde ise tekrar tekrar emin olup olmadığımı sordular. Sonrasında da, adımı soyadımı aldılar. O noktadan sonra geçtiğim her engeldeki askerlerin beni özellikle izlediğini fark ettim. 



Belki yarışma numaramdan, belki kıyafetimden beni ayırt edip her engel sonrası “Devam etmek istiyor musun?” diye soruyorlardı. Bende yarışı bırakmayı onuruma yediremiyordum. Eski araba lastiklerinden oluşturulmuş zorlu bir engelden çıkarken, bir asker elimden tutup yardım etti ve aynı soru, aynı cevap tekrarını yaşadık. Sonrada elindeki telsizle “Tamam geldi, yaşıyor. Devam etmek istiyormuş” dedi. Yaşıyor, dediğini çok net hatırlıyorum, bir nevi mecaz yapmıştı elbette ki ama bir yerde yığılıp kalmamdan da endişe ediyorlardı bence.


Nefes nefese vardığım engeli geçmeden önce son soluğumu alırken.

O noktadan sonra bitmek bilmeyen su engellerinin belki de en zorlusuna geldim. İçinde sürünerek gittiğiniz suyun üst tarafı dikenli tellerle kaplı. Sürünmeye başladığınızda dikenli tellerden dolayı dışarıdan birinin gelip size yardım etmesi çok zor. Dolayısıyla kendinizi kaybetmeniz için olabilecek en tehlikeli yer. Görevli asker pür dikkat bana, bende pür dikkat engelin çıkış noktasına bakıyordum. O bitap halime rağmen baya hızlı hareket ediyordum çünkü boynuma kadar suyun içindeydim ve askerinde beni durmadan uyardığı gibi, engeli hızlı bir şekilde geçmem gerekiyordu. Suyun içinde kaldığım fazladan her saniye vücut ısımı düşürüyordu. Bu engel sonrası moral de kazandım. Artık bitiş çizgisindekilerin çığlıkları duyuluyordu. Ciddi bir hızla başladığım yarışı, daha da fazla zaman kaybetmeden bitirme gayretiyle kendimi sonuna kadar zorladım.



Giysilerimin parçalandığı ve yara içinde kaldığım bu yarışma alışık olmadığım bir branştı ama sonrasında antrenman şeklimi değiştirdim ve bunun gibi Moskova'da düzenlenen bütün yarışmalara hazırlanmaya başladım. Derecem de bu büyük rekabete ve zorlu parkura rağmen iyiydi ama ben çok daha iyisi için yarışıyordum. 2016'da katıldığım bu yarışma sonrasında bu yarışmalara iyi alıştım ve düzinelerce yarışmada hem ferdide hem de takım olarak birçok derece elde ettim. 


Efe TANAY

Moğolistan’ın Dağlarında Yaşayan Türk Obası

Dukhar, Moğolistan’ın kuzeyinde Rusya sınırının dağlık bölgesinde yaşayan eski Türklerdir. Türklerin, Orta Asya’dan çıkıp Avrupa’nın eteklerine kadar geldikleri yüzlerce yıllık göç sürecinde geride bıraktıkları halklardan yalnızca bir tanesi Dukhalar. (Dukha = Duha)



Dukhalara Moğol hükümeti 1952 yılında kimlik verene kadar dünya’nın geri kalanından izole bir şekilde yaşamışlar ve yalnızca şu an Rusya’da yaşayan Tuva Türkleri ile temasları olmuş. Türkler Orta Asya’nın bozkırlarında nasıl yaşıyorduysa aynı o şekilde yaşamaya devam eden bu avcı göçebe topluluk, eskinin sade ve doğal bütün kültürünü hala inanılmaz bir şekilde devam ettiriyor.

Zaman onlar için yavaş ilerlemiş ve güzel olan bütün insani duyguları korumuş. Modernlik diye adlandırdığımız şey para ve hırsı beraberinde getirirken güzel olan insani duyguları da yok etmeye devam ediyor.

Bir Hayal Alemine Ziyaret

Dukhalar’ın yanına başkent Ulan Batur'dan 3 gün süren zorlu bir yolculuk sonrası varabildim. Yanlarındayken yaşadığım her olay ise başlı başına bir hikâyeydi.

Çocuklar ile oyunum ise en değerli anım oldu. Rehberim ve yol arkadaşım Ese ile obanın ortasında oynayan çocuklara katıldık. Ese olmadan anlaşabilmem mümkün değildi çünkü küçük çocukların arasında Türkçeye çok yakın olan dukhacayı bilen neredeyse yok ancak büyükler Dukhaca konuşuyorlar.

Dünya’nın her yerinde çocuklar saf ve temizler ama buradaki çocuklarda daha özel bir sadelik vardı.  Onların arasında onlardan biri gibi olmak bana kısa süreliğine de olsa eşsiz bir mutluluk verdi. Yerdeki taşlar ve etrafta bulduğumuz ufak çalı çırpı oyuncaklarımız olmuştu. O kadar güzel bir andı ki, bende onları mutlu etmek istedim ve çadırımızdan bir cips kapıp yanlarına döndüm. Kendimce adil ve eşit olma adına, hepsine ben pay ettim cipsi. Çünkü benim şehirde gelişmiş olan algım, aralarından bazılarının bir cinlik yapıp diğerlerinden daha fazla almak isteyebileceğini düşündürmüştü.



Orada kaldığımız süre boyunca dukhalara yanımda getirdiklerimi dağıtıyordum. Zira dağda hijyen malzemeleri bulamadıklarını duymuştum ve çantamı bu tip ürünlerle doldurdum. Yanlarına varmak için ormanda at üzerinde gideceğimiz için yanıma yalnızca ufak bir çanta alabildim. Çantamın içerisinden çıkarttığım her bir yedek kıyafetin yerine 3 – 5 sabun daha sığdırabildiğimi fark edince yanıma yedek kıyafet almaktan vazgeçtim. Bu olaya konu olan cips de sırt çantamı dolduran bu eşyalardan biriydi.

Çocuklar, etrafından öğrenir kötü huyları. Dukhalarda ise en ufak bir kötü huy gördüğümü söyleyemem, her şey paylaşma ve eşitlik üzerine. Burada çocuklara kötü örnek olacak bir şey olmadığı için düzgün bir birey olarak büyüyorlar. Bizim modern diye tanımladığımız dünya ise kötü örneklerle dolu. Bazılarının dağ başı diye tanımlayacağı bu yerde ise kötü olmak diye bir kavram yok. Başka bir değişle; her şeyin beyaz olduğu bir yerde beyaz olmak bir ayrıcalık olmuyor.

Eşit dağıtmaya çalıştığım cipslerden, çocuklardan birinin biraz fazla aldığını fark ettim. Ama avucunu size uzatan bir çocuğa nasıl “hayır sen fazla aldın” diyebilirsiniz ki? Bana kalırsa aralarında en sevimlilerinden de biriydi bu çocuk. Ben paylaştırma ile meşgulken fark edemedim aldıkları cipsleri ne yaptıklarını. Birkaç dakika sonra Ese gösterdi, benim fazla aldığını düşündüğüm çocuk da dâhil birçok çocuk cipsleri evcilik oynadıkları taşların altına koymuştu cipsleri. Oyun devam ederken çocukları daha iyi anlamak için dikkatle izlemeye çalışıyordum. Çocuklardan biri diğer çocuğun ev olarak kullandığı taşı kaldırıp içinden iki tane cips aldı. Bu ev fazla cips aldığını düşündüğüm kıza aitti. Benim gibi o da gördü diğer çocuğun cipslerinden aldığını ama hiçbir şey söylemedi. Fazla aldı diye düşündüğüm kızın cipslerinin hepsini gelip geçerken diğerleri paylaştı. Zaten fazla almışsa da en fazla 3 - 5 parça fazla almıştı ama belli ki onu da kendine almamıştı. Avcı toplayıcı halkların paylaşımcı olduğunu ve gerek duyduklarından fazlayı kesinlikle almadıklarını okumuştum ama alıştığımız düzene bu kadar ters bir şeyi gerçekten gözlemleyene kadar inanmak zor geliyor. Haklarında okuduğum her şeyde ve onların yanında kaldığım her an bu paylaşımcılığa şahit oldum.


Biz çocuklarla bütün bunları yaşarken, çocukların arasındaki heyecanı gören bir baba, kendi atı önde, çocuğunun atı arkada yanımıza yanaştı. Ese, Efe atın üzerindeki küçük çocuğa da biraz cips verir misin diye soruyorlar, dedi. Kocaman atın üzerinde o kadar küçük bir çocuk görmek zaten inanılmaz sempatik bir görüntüydü, bir de cips almak için yanımıza geldiğini öğrendiğimde, çok daha sevimli göründü. O an cips bitmiş olsaydı kahrolurdum sanırım ama ona da yetecek kadar hala vardı. Her şeyden güzel olan ise çocuklardan biri durumu fark edip benden önce davrandı ve at üstündeki çocuğa kendi cipsinden verdi. Bende at üstündeki çocuğa ve kendi cipsini paylaşan çocuğa kalanlardan biraz daha pay ettim. Kendimce hala adalet sağlamaya çalışıyordum. Bu ufak döngüde çok ilginç bir şey vardı, at üstündeki çocuğa kendi cipsinden veren çocuk, fazla cips aldığını düşündüğüm kızın cipsinden alan çocuktu. Benim “az – fazla” diye tanımlamalarımın ne kadar yanlış olduğunu, bu olay tekrar ortaya koymuş oldu.



Hâlbuki çok değerli olması gerekmez miydi her bir cips? Sonuçta hepsi çocuktu ve en yakın markete at üstünde 2 gün mesafedelerdi. Belki daha önce hiç cips yememişlerdi veya kim bilir bir daha ne zaman yiyeceklerdi? Ulaşılması zor olduğu için daha değerli olması gerekirdi her bir cips parçasının. Benim kapitalist düzende gelişmiş olan iktisatçı zihnim böyle yorumluyordu ama belli ki, ben hepsini tek bir çocuğa versem bile adaletli bir şekilde paylaşacaklardı. Zaten adalet herkesin aynı sayıda alması demek olamazdı, eşitlik bir adalet değildir. Modern diye adlandırdığımız dünyada yanlış kavradığımız bir durum, “eşitlik ve adalet” kavramları arasındaki fark.



Bir paket cips adalet, eşitlik ve sevgi nedir 3 dakika içinde öğretmişti.

Video

Efe TANAY
@efetanay




Ermenistan'da Misafir Olduğunuz Aile Türk Olduğunuzu Öğrenince...

-     Hangi ülkeden geldin?
-     Türkiye.
(Yüzünde hiçbir mimik hareket etmeden, sadece gözleri biraz daha büyüyerek tekrar sordu)
-     Türkiye mi?
-     Evet
-     Türkiye’densin ama yani Türk müsün?
-     Evet Türküm.

Ermenistan'da evine misafir olduğum bir Anne ile yaşamıştım bu diyalogu. Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki otogardan kalacağım yere doğru yürürken tanıştığım bir genç beni yemeğe davet etmişti. Muhabbet ederek yürürken de samimi olmuştuk ve 1 saat sonra da evinde misafir olarak bulmuştum kendimi. Bir şekilde her ülkede insanların beni evlerine misafir etmesine alışmıştım ama Ermenistan’da bir ailenin evine misafir olmak benim için biraz değişik bir tecrübe olacak gibiydi.



Yemeklik erzakı benim almam şartıyla kabul ettim daveti, eve vardığımızda, ev ahalisinin yabancı bir misafirin geleceğinden haberleri olmadığını fark ettim. Evin Annesi beklenmeyen misafire, hemen her ev hanımı gibi oldukça misafirperver bir şekilde davranıyordu. Yemekler pişmeye bırakılıp zaman bulunca salona yanıma geldi. İşte o ara öğrendi Türk olduğumu. Şaşkınlık kelimesi bir ifadeye bürünecekse işte o Annenin o anki ifadesinden daha iyi bir şaşkınlık ifadesi olamaz sanırım. Sessizce geçen birkaç saniyeden sonra, bir iki nefes aldı ve “Benim dedelerim Türkiye’den geldi, ben Türkçe biliyorum” dedi, hafif tutuk bir Türkçeyle. Ne diyeceğimi bilemedim. Başka bir ülke de olsa “ne güzel, çok mutlu oldum” denirdi ama buradaki durum biraz farklıydı. Zira söylerken biraz yüzü düşmüştü. İlk önce nasıl cevap vereceğimi düşündüm, tam konuşacakken de, hangi dilde söyleyeceğime karar veremedim. Bir anda o şaşkınlığını üzerinden atmış, şaşkınlık sırası bana geçmişti.


Kızı Annesinin Türkçe konuştuğunu ilk kez görüyormuş. Soramadım ama belki Annesi de ilk kez bir Türk ile Türkçe konuşuyordu. “Türk dizilerine bakıyorum, o yüzden unutmadım. Ben küçükken evde ailem Türkçe konuşurdu” dedi.  Hayatım boyunca birçok ilginç durumla karşılaşmıştım ama 1 saat önce sokakta tanıştığım biri tarafından davet edildiğim bu evde karşılaştığım durum kadar izah edilmesi zor bir anım olmamıştı. Ben içinde bulunduğum duruma adapte olmaya çalışırken “Türkiye nasıl?” diye sordu. Biraz İstanbul’dan konuştuk, biraz doğudan. “Madem Türkiye’den geldin dur sana Türk tatlısı yapayım” diyerek tekrar mutfağa yöneldi. Yemekte Türkçesinin yetmediği yerde Rusça, benim Rusçamın yetmediği yerde ise Türkçe konuşuyorduk. Büyük dedeleri Van’dan göç etmiş. Evin büyüğü dede, konuşmaların hiçbirine dahil olmamıştı, ta ki, gerek duyduğunu düşündüğü an gelene dek. Van’dan bahsederken bir anda Türkçe olarak “Van, Van... Oralar bizim” dedi. Anne hemen müdahale etti, Ermenice konuştular ama beden dilinden belli oluyordu, yersiz bir konu, demişti sanki. Hemen yatıştırılan ortamda, kadehler tokuşturuldu. Dede de benimle kadeh tokuşturdu ama topluca çekildiğimiz fotoğrafa poz vermek istemedi. Yaş almış herkes gibi ağırbaşlıydı ama kaba değildi. O dönem Ermeni çetelerinin saldırılarına maruz kalan Türkler için de, ölüm ve kıyımlara maruz kalan ve geri kalanı göç ettirilen Ermeniler, için de büyük bir travma, tarihi anmak.



Evine misafir olduğum Dede’ye cevap verip tarihi konulara girmek yersizdi. 70 Yıllık hayatını Türkler tarafından öldürülmüş akrabalarının hikâyesini dinleyerek geçirmiş birine yıllardır duyduğundan farklı bir şeyi kabul ettirmeniz pek mümkün değil. Aynı izah zorluğu Ermeni çetelerinin saldırılarıyla hayatını kaybetmiş Türkler için de geçerli. Ortada hüzünlü bir tarih var ama konunun Türklere itham edildiği şekilde tek taraflı olmadığını bizzat iyi biliyorum. I. Dünya Savaşı döneminde, son demlerini yaşayan Osmanlı’ya karşı ayaklanan birçok halk gibi bazı Ermeniler de bağımsızlık isteği ile çeteler oluşturmuştu. Rize’nin Pazar ilçesinde Ermeni çetelerine karşı köyünü korurken, pusuya düştüğünü fark edince, ellerine geçmemek için tüfeğini çenesinin altına dayayıp, ayak parmağı ile tetiğe basarak kendini vuran Mustafa oğlu Şevki, benim büyük dedemdi.

Efe TANAY
instagram/twitter: @efetanay
                                                                      

Her Yarış Bir Hayat Dersine Dönüşebilir – Moskova Maratonu

Fiziksel olarak daha yorgun olduğum bir an olmadı hayatım boyunca ama hala koşmaya çalışıyordum. 6 Kilometrecik kalmış, bağırıyorlar kenardan, “buraya kadar geldiniz hadi devam edin”. Hiçbirini tanımıyorum. Aslında hızlı koşabilsem dediklerini de tam anlayamayacağım. O kadar yavaşım ki o mesafelerde, her şeyi duyuyorum. Sonra yavaş yavaş tükenmeye başladım, etrafımda durmadan insanlar kenara geçip yarışı bırakıyordu. Hafif bir yokuştan çıkarken o kadar yavaşladım ki, ayaklarım koş komutunu aldırmaz oldu. Arkamdan gelen biri, “hadi devam daha yarış bitmedi” dedi, elini sırtıma koydu ve destek verdi. Sonra da yanımdan hızla uzaklaşırken dönüp gülümsedi, tişörtü de şortu da turuncuydu. Benim gözüme bir kurtarıcı gibi göründü. Biraz utançla, biraz da hırsla tekrar hızlandım, kurtarıcımı yakalayamadım ama en azından yürür vaziyetten iki kat hızlı bir ritme tekrar kavuştum. Hayatımda 25 kilometreden fazla hiç koşmamıştım ki, vücut nasıl tepki verir bilmiyordum. Hırsıma çok güvendim sanırım. Yarış 42 kilometre… koş koş bitmiyor. Hele 33. Kilometreden 34 kilometreye bir türlü gelemedik. 5 kilometredir koşuyoruz hala 34 kilometre olmadı diye isyan edecektim artık. Hâlbuki ilk 20 kilometre öyle miydi, at gibi dörtnala gidiyordum. 30’dan sonra illa ki yavaşlayacaktım, onun için de biraz zaman kazanmaya çalışıyordum.

Kalp ve nabızla ilgili en ufak bir sorun yaşamayacağımı düşünüyordum, haklıymışım da, bitiş çizgisini geçerken bile nefes nefese değildim. Gerçi çizgiyi geçer geçmez yere yığıldım ama o tamamen ayaklarımın artık beni taşıyamamasıyla alakalıydı. Nabız konusunda, haklı çıkmıştım ama emin olduğum bir diğer şey de, acının üstesinden gelip, bacaklarımın yorgunluğuna rağmen koşuya devam edebileceğimdi. İşte o konuda baya yanılmışım. Ayaklarım “bizden bu kadar” diyerek isyan etti. Turunculu kurtarıcımdan birkaç kilometre sonra oldu bu. Ama onun biraz daha öncesi de var.

Dediğim gibi yarış uzun, güzergâh koca Moskova’yı dört dönüyor. En kilit noktayı da benim evimin yanından geçirmişler. Güneşin altında ufacık bir yokuştan çıkıyorsunuz ve hemen benim evin köşesinden geçerek yola devam… O yolu da hep giderim ama yokuş olduğunu o gün fark edebildim. Ufacık bir rampa bile gözünüzde büyüyor o an. Nasıl yorgun bacaklarım, kaslar pes edeli baya olmuş aslında ama oralı değilim. Tam o anda rota seni evinin oraya getiriyor. Düşünsene dedim kendi kendime, yarışı bırakanlar evlerine dönmek için baya yol gidecek, ben şuan evimdeyim. Hemen şurası evim. Aslında bunu kendime bir şaka gibi söylemiştim. Çünkü anca ölürsem bu yarışı bırakırım diyerek başladım. Hep söylerler maraton kendi kendinle yarıştır diye. Bitirmek başlı başına bir başarı ama ben hayatımda maraton koşmaya ilk yeltendiğim bu yarışı sadece bitirmek değil, 4 saatte bitirmek hedefindeydim. Durmadan tekrar tempomu kazanma çabam da kendime koyduğum bu süre limitinden dolayıydı.

Aslında maraton hakkında hiçbir fikrim yokken koymuştum bu limiti kendime. Bir Cuma günü barda Hollandalı arkadaşım Jordy, maratonu 4 saatte bitirme hedefinden bahsetti. Sonra maratondan biraz daha bahsetti… sonra biraz daha… Nasıl etkilenmişsem, ertesi sabah uyandığım gibi yatağımda uzanırken yarışa internetten kayıt oldum. Zaten bir gün sonra da kayıtlar doldu. Kayıt olduğum gün itibariyle hayatımda en fazla 10 kilometre koşmuştum. 2 hafta sonra ufak bir organizasyonda yarı maraton yarışına katıldım, iyi bir sürede, rahat bir şekilde bitirdim. Sonra Moskova’da düzenli antrenmanlara devam ettim. Kendimi delicesine yorduğum ve zorladığım günlerden sonra trans sibirya trenine atlayıp birkaç şehir gezdikten sonra Moğolistan’a oradan da Çeşme’ye tatile gittim. Yaklaşık iki ay süren bu süreç beni yarışta bitiren şey oldu. Moskova’ya döndüğümde 1 hafta kalmıştı yarışa. Seyahatte ve tatilde fırsat buldukça koşmuştum aslında ama sonra dönüp düşününce baya az fırsat bulabildiğimi fark ettim. 60 günün 6’sı koşmuşum sadece.


Maksim Nastusenko tarafından çekilen bu fotoğraf bitişe 500 metre kala fenalaşan bir yarışmacıyı gösteriyor. Maksim sayfasında bitiş çizgisinde yaşananların çok duygulu olduğundan özellikle bahsetmiş.


Turunculu kurtarıcım benim için yarışın birkaç dönüm noktasından biriydi. Bir diğer dönüm noktası ise ilk krampımın girdiği, Nazım Hikmet’in şiirinde bahsettiği Mayakovskaya meydanından çok uzakta değildi. Köşede bir teyze suyunun kapağını açmış, belli ki birini bekliyordu. Belki torunu koşuyordu. Konuşmuşlar, köşeden geçerken ona su verecek belli. Çaresiz halimi görünce tereddüt etmeden suyunu uzattı, bende birkaç yudum alıp yola koyuldum. Şöyle içten bir teşekkür edemedim o güzel teyzeme, şimdi yazarken bile aklımda. Ama yarışın o mesafelerinde her saniye benim için paha biçilmez değerdeydi. Hatta yarıştan hemen önce tuvalete gitmiş olmama rağmen yine tuvaletim gelmişti ama yol kenarlarına kurulmuş olan tuvaletlere girmek demek zaman kaybı demekti, bitiş çizgisine kadar beklemek zorundaydı. İçtiğim sular yetmez hale gelmişti artık, birkaç kilometre sonra artık bittim dediğim bir başka anda ki, durmadan “bittim artık” diyip tekrar tekrar hızlanıyordum, arkadaşlarımı gördüm. Bana enerji deposu ufak jellerden vereceklerdi. Tezahürat, alkış yanlarından geçiyorum… Onları görmek beni bir süre daha idare ettirdi. O noktadan sonra bitiş çizgisinde buluşacaktık. Onlar da biliyordu, 4 saat demiştim. Verilen sözü tutmak lazım ama neye, hangi veriye dayanarak belirledin o süreyi diye sorsalar hiçbir mantıklı açıklamam yok. Zaten yarıştan önce soran da oldu. Zormuş 4 saatte bitirmek. Hayatında ilk kez maraton koşacak birinin 4 saatte bitirmesine ihtimal vermiyorum demişti bir arkadaşım. Yapamazsın dediler diye daha çok hırslanmıştım ama bacaklar 60 günlük tatilde ciddi anlamda formdan düşmüş. 

Yarışın 21. ve 42. kilometrelerinde çekilen bu iki fotoğraf, kendimi ne kadar zorladığımı ortaya koyuyor.

Bahane bulmak yersiz, yarıştayım ve şuandan sorumluyum diyerek kendimi motive ettiğimi hatırlıyorum. Motive ile koşuluyor olsa acayip hızlı gideceğim ama kaslar da etkili malum. Bacaklar ben komut verdikçe, “biz de koşmak istiyoruz ama bitti yani bu kadar” diyordu. Kim bilir kaç kere dururcasına yavaşlayıp tekrardan hızlandım. Her seferinde hadi az kaldı diyordum. Bir grup genç kenardan su uzattı halimi anlayıp. Hatta hızımı kaybetmeyeyim diye yanımdan koşarak verdiler suyu. Bitişe az kalmıştı, ellerinde pankartlarla insanlar, hepiniz kahramansınız, çoğu gitti azı kaldı, pes etme gibi yazılar tutuyordu. Hemen hepsini okuyarak koştum, her biri güç verdi. En sevimlileri ise birkaç kez gördüğüm küçük çocukların “benim babam bugün maraton koşuyor” yazısıydı. Kostümler giyip destekleyenler, şarkı söyleyenler, ritim tutanlar… Bitişe yaklaştıkça destek artıyordu. 37. kilometreye vardığımda fark ettim 4 saatte bitiremeyeceğimi, hesap tutmuyordu. Bu hızla bu bacaklarla imkânsız hale gelmişti hedefimi gerçekleştirmek. Ama motivasyonun en iyisini 36. kilometre civarında gördüm. İnsanın kendi kendisini motive etmesi bir yere kadar, dışarıdan gelen motivasyon, muhtaç olduğunuz motivasyonmuş. Durmadan giren kramplara rağmen devam etmek artık öyle bir zor hale gelmişti ki, değil koşmak yürümek bile acı veriyordu. İlerlemek değil, olduğum yerde durmak bile zordu o an. Hedefimden uzaklaştığımı fark etmek rahatsız etti ama gerçekçi bir hedef değilmiş ki benimki. Buraya kadarmış dedim. 36. kilometreydi bunu söylediğim yer… Herkese dağıtılan yarış numaralarının altında isimler yazılı. Kalabalıktan biri kâğıttan ismimi okuyup “Hadi Efeee…” dedi, diğerleri de alkışlamaya ve Rusça destek vermeye başladılar. Yarışın o aşamasında, oralarda bulunan hemen herkes antrenmanlı ve düzenli ritme sahip kişilerdi. Hızlı gelmiştim çünkü oraya kadar ama bitmiştim de, ya da bittiğimi sanmışım. İnsanların her iki yandan da desteklerini duymak yüzümü güldürdü. Sağımda solumda duran herkes gözümün içine bakarak özellikle bana destek veriyordu. Benim gülümsediğimi fark edince, onlar daha da şiddetle desteklemeye başladılar. Çok yavaştım, gerçekten çok ama çok yavaştım o an. Birkaç tane genç kız olduğu yerde zıplayarak “yapabilirsin, pes etme” gibi şeyler söylüyordu. Yanlarından geçerken omzuma dokunup desteklediler, o büyük grup öylesine destek olmaya başladı ki birden karşılık vermemek imkânsız hale geldi. Hem de hepsi birden destekliyordu çünkü etraftaki en yavaş kişi bendim o an. Dediğim gibi hızlı ve ritimli bir grubun içindeydim. Hızlı bir grubun içinde, hızını kaybetmiş biri olarak kalmıştım. Duygulu bir andı aslında. Ellerinde olsa kucaklayıp bitişe kadar götüreceklerdi, öylesine içten istiyorlardı ki hızlanmamı, hafif bir hızlandım da, ben hızlanınca onlar tezahüratı arttırdı, onlar tezahüratı arttırdıkça ben hızlandım. Çekik gözlü güler yüzlü bir kız vardı, “Hadi lütfen koş” dedi, sanki ben koşarsam onlar kurtulacakmış gibi geldi bana o an. Beni hayatlarında görmemişlerdi ama böylesine desteklemeleri beni gerçekten onore etmişti. O gurubun arasından hızlanarak ayrıldım ama nasıl hoşuma gitmişti o sevgi ve ilgi, kalabilseydim keşke orada ama orası 36. kilometreydi ve matematiksel olarak hala 4 saat limitini tutturabileceğim bir yerdeydim. 37. Kilometreye kadar çok çabaladım ama 4 saat limitini denk getiremeyeceğim gerçeği ile karşılaştım 37. kilometrede. Kalabalıktan gelen “Hadi Efe” desteği belki Türkçe değildi ama Annemin ilkokuldaki koştuğum yarışta verdiği desteği hatırlattı. O duygu yoğunluğuyla 36. Kilometreden 37. kilometreye bir anda vardım ama vardığım gibi orada bittim. Sonra yine ara ara yürüyüşlerle geçti. Bir ara farkına vardım, eğer hızlanmazsam 4:30 limitini de kaçıracaktım. O kadarına da katlanamazdım. Bitişe kadar topallayarak koştum. Bitişi geçtim ve bacaklarım beni yere bıraktı. Kendimi yere attım demek doğru olmaz sanırım, bacaklarım beni kenara koydu.

Ertesi gün resmi sonucum geldi 4 saat 26 dakika 54 saniye. İlk sefer için çok iyi diyorlar. Bense bütün bu süreçten o kadar çok şey öğrendim ki, rezil bir sonuç deseler bile onur duyarım. Maraton gerçek manada insanın kendi ile yarışı. Biriyle yarışmayan binlerce yarışmacı hep beraber yarışı bitirdik.

Bitiş çizgisini geçen herkese verilen madalyam ile poz verirken sonucumdan gayet memnundum.

Bu yarış sürecinde kanserden kaybettiğim Annemi hatırlamak bana hep güç verdi. Yarış sonrası geçen günlere rağmen hala destek almadan merdiven dahi çıkamıyor olmam yapabileceğimin en iyisini yaptığımın göstergesi sanırım. Bu yarışı anlamlı kılan bir başka şey ise Adım Adım oluşumu aracılığı ile TEMA adına koşmuş olmam. Böyle güzel bir anıyı böyle güzel bir amaç için koşmuş olmak büyük bir mutluluk. Siz de bağışta bulunarak TEMA’ya destek olabilirsiniz, bu linke bakmanız yeterli… http://adimadim.org/stklar/TEMA/Turkiye-Erozyonla-Mucadele-Agaclandirma-ve-Dogal-Varliklari-Koruma-Vakfi.aspx

Maraton öncesi hazırlamış olduğum video.



Efe TANAY

AJAN SANILMAK İÇİN YANLIŞ YER (KÜBA)

Dünyanın her yerini hiçbir sorun yaşamadan gezebilirsiniz. Turiste her yerde saygı duyulur. Ama farklı olanı yapma arzusu sizi sardığında seyahatleriniz de pek sıradan geçmiyor. 

New York’ta iken Wall Street’i işgal gösterilerine denk gelmiştim ve Amerikalı arkadaşlarımın uyarısına rağmen eylemlerin olduğu bölgeye gitmekten kendimi alıkoyamadım. Jamaika’da bir uyuşturucu kaçakçısının marihuana tarlasına gitmiş, Kuba’da yasadışı olduğu halde ormanda horoz dövüşü izlemeye gitmiştim. Mısır’da değil turistlerin, yerel halkın bile pek dolaşmadığı inanılmaz fakir mahalleleri turlamıştım. Myanmar’a gitmeyi bile düşünmüyordum ta ki, Müslümanları katlediyorlar diye haberler yayılana kadar. Bir problem, bir tehlike olması sanırım oraya gitme arzumu arttırıyor. Düzinelerce ilginç ama fazla sakin Avrupa ülkesinden sonra seyahat şeklim değişmişti sanırım. Bunların çoğunu yaparken pek etraflıca düşünmüş olduğumuda sanmıyorum aslında.

Avrupa dışına ilk seyahatimi Küba’ya gerçekleştirmeye karar verdim. 19 Yaşındaydım ve tek başıma yola çıktım.



Erkenden kalkıp, gün içinde durmadan müzeden müzeye, anıttan anıta geziyordum. Küba herkes gibi benim de hayalimdeydi ve hakkında o kadar çok araştırma yapmıştım ki, Küba ile tanışmak bir Hollywood yıldızı ile tanışmak gibiydi benim için. Hakkında çok şey biliyordum ama ilk kez yüz yüze gelmiştik. Her anında heyecan içindeydim. 6 Şehir gezdikten sonra başkent Havana’ya döndüm ve son günümde Adliye binasını gezmeye karar verdim. 2005 yılında Küba şimdikinden de sıkıydı. Turist el üstüne tutuluyor ama her komünist ülkedeki gibi turist bölgesinin dışındaki her yabancıya da potansiyel ajan gözüyle bakılıyordu. Hayata tozpembe bakan Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi olarak adliyeye elimi kolumu sallayarak girdim. Esmer halim ve paspal giyiniş tarzım yüzünden diğer turistlerden ayrılıyordum. Ağzımı açana kadar durumu kurtarıyordum. Adliye koridorlarında dolaşmak Küba’da tam bir Kübalı gibi hissettirmişti. Fotoğraf makinem cebimde, ağzım da kapalı kaldığı sürece istediğim kadar Kübalı kalabilirdim. 

Duruşma salonlarından birine girdim. Şişmanca bir kadın konuşuyordu, hakim bir şeyler söyledi kadın cevap verdi, hakim tekrar sordu, kadının yüz ifadesi çaresizleşti. Sanıktı. Neden bilmiyorum ama hırsızlık suçu ile yargılandığını düşündüm. Avukat söz aldı, aslında baya da hararetli konuşuyordu ama nasılsa konuşulanları anlayamıyordum, ben kadının psikolojisine odaklandım. Kim bilir nasıl hissediyordu? Bana bütün bu sahne, kadının pişmanlık içinde olduğunu düşündürmüştü. Avukatın konuşması bitince hakim, yüzünde hiçbir mimik değişmeden kısa bir cümle kurdu. Sadece mimiklere ve tepkilere bakarak, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Böylesine heybetli bir kadın ancak bu kadar aciz görünebilirdi. Oturduğum yerden tam göremiyordum ama biraz dikelince fark ettim, elleri kelepçeliydi. Acaba gerçekten pişman mıydı, yoksa duygu sömürüsü mü yapıyordu? Kim bilir belki suçu bile yoktu? Duruşma sona erdi. Muhtemelen karar duruşması değildi. Çünkü içeriden çıkan herkesin yüzünde en az benim kadar, olup bitene anlam verememiş bir ifade vardı. Ne olacak diye merak içindelerdi sanki. Gerçi benim için orada konuşulmuş olanları anlayabilmek bile yeterliydi.

Küba Polisi

Kübalı olarak koridorlarda dolanmaya devam ederken boş bir duruşma salonu buldum. Etrafta da kimse yoktu. Gördüklerim yetmemiş gibi, o anı ölümsüzleştirmek istedim. Türkiye’de çok tartışılan bir konuydu hakimin sanıktan ve avukatlardan daha yukarı bir seviyede oturması. Küba’da ise aynı seviyedeydi oturma yerleri. Duruşma salonundaki mobilyalar da kahve tonlarında değil, siyahtı. Bütün bu görüntüyü fotoğraflamalıydım. Odaya girdim, usulca kameramı çıkartmadan önce koridora tekrar baktığımı çok iyi hatırlıyorum. İlk poz hiçbir zaman tatmin etmez tabi. İkinci için flaşı açtım, açımı değiştirdim, deklanşöre bastım. Tam o anda arkamdan bir el de omzuma bastı. Biri kadın diğeri erkek iki polis! Filme sahne olarak koysalar izleyene mantıksız gelir. 5 saniye içerisinde nereden belirdi o polisler? Kontrol de etmiştim üstelik. Kamera cepten çıkmıştı, ağzımdan iki kelime İngilizce de döküldü. Artık Kübalı değildim. Olmaması gereken bir yerde, yapmaması gereken bir hareketi yapan potansiyel bir ajandım. Erkek polis diğerine, “evet şu ajanı alalım” dedi herhalde.

Kameramı elimden alıp, beni bodrum katında suçluları tuttukları bölümüne getirdiler. Alt katın girişi hapishane girişi gibi demir parmaklıktı. Sağlı sollu hücrelerin arasından geçerek, koridorda ilerledik. Dizlerim titremeye başladı. Bütün o merdivenleri inerken hiç durmadan durumu izah etmeye çalışıyordum. 19 yaşındaydım ama küçücük bir çocuk gibi görünüyordum. Hele o korkuyla, iyice çaresizleşmiştim. Sanırım o an 5 dakika önce duruşmasını izlediğim Kübalı kadının nasıl hissettiğini anlamaya başlamıştım. Böyle anlarda en kötüsü de olan biteni anlayamamak. “Böyle anlar” diyorum ama o yaşıma kadar bu kadarını da hiç yaşamamıştım. Altı üstü bir fotoğraf ne olabilir ki, diye düşünüyor insan ama bana öyle davranıyorlardı ki, direk içeri tıkacaklar diye düşünmeye başladım. Evrakları da fotoğraflıyorum diye düşünmüşlerdi muhtemelen. O korkuyla İspanyolcayı da söküverdim. Mecbur kalınca insan bir şekilde iletişim kuruyor, zira İngilizce gram fayda etmiyordu, hatta işleri daha bile kötü hale soktu. Öğrenci kimliğimi gösterdim, hukuk okuyorum, turistim, diğer fotoğraflarıma bakın dedim. Kaldığım oteli arayıp ülkeye giriş tarihimi teyit ettiler. Biraz sorgu sual, o da anlaşabildiğimiz kadarıyla. Sonra kapıya kadar eşlik edip, dışarı çıktığımdan emin oldular.

Gökyüzü bir anda ne kadar güzel göründü anlatamam. “Madem salacaktınız niye bu kadar korkuttunuz” diyesim gelmişti. Küba, dijital fotoğraf makinesiyle gittiğim ilk ülkeydi. Öyle olmasaydı belki de fotoğraflarımı tab ettirene kadar gözaltında kalacaktım. Yani şanslıydım, sadece iki fotoğrafımı silip 15 dakika içinde bırakmışlardı.


Efe Tanay


Küba'da Yasadışı Horoz Dövüşü yazım için tıklayınız.
Mısır'daki fakir mahalleleri ziyaret yazım için tıklayınız.
Jamaika'da uyuşturucu kaçakçısı yazım için tıklayınız.
Myanmar'da müslümanlarala çatışmalar yazım için tıklayınız.

Başkanlık Sarayında Ağırlanan Turist (Abhazya)

1992 Yılında Gürcistan’a karşı vermiş oldukları savaşın ardından 1994 yılında bağımsızlığını ilan eden, Karadeniz’in diğer yakasındaki bu ufak ülkenin tarihi çok eskiye dayanmaktadır. Gürcistan başta olmak üzere birçok ülkenin bağımsız olarak kabul etmeği bu bölge’yi Dünya üzerinde pek az devlet tanımaktadır. Abhazya’nın ekonomisi büyük ölçüde Rusya’ya bağlıdır. Aphazca kadar Rusça’nın da yaygın olarak konuşulduğu ülkede, Rus para birimi olan Ruble kullanılmaktadır. Abhaza (Abaza) veya Abazinler olarak bilinen bu Kafkas halkı’nın 240.000’lik nüfusunun yanı sıra yaklaşık 35.000’i Rusya’da ve 150.000’i Türkiye’de olmak üzere civar ülkelerde de ayrıca nüfusa sahiptir. (Bazı kaynaklar Türkiye’deki Abhazaların nüfusunun 300.000’e yakın olduğu görüşündedir).

Başkanlık ikametgahı önünde, Jamal ile.

Yeşilliği ve güzel sahilleri ile meşhur Abhazya, Rusya ve yakın coğrafya ülkeleri dışında pek popüler olmasa da, bir şekilde yolunu düşüren herkesin, doğasına hayran kalacağı bir ülke. Her biri deniz kıyısına sıralanmış, 7 şehirden oluşan ülkenin her noktasından kısa sürede güzel bir kumsala ulaşmanız mümkün. Rusya’da doktora yaptığım Üniversite’den Abhazyalı arkadaşım Jamal’in davetini kırmayıp, Rusya’nın Soçi şehri üzerinden ülkeye giriş yaptım. Jamal'in beni sınırda karşıladıktan sonra, muhabbet esnasında bir ara “babam başkan olunca” gibi bir şey söylediğini fark edince. Anlam veremeyip sordum. Jamal, “Evet, Babam geçen ay devlet başkanı oldu” diye yeniledi. Ben ise babasının politikacı olduğunu bile haberdar değildim.


İlk önce Rusya sınırına yakın Gagra şehrinde kalıp, mükemmel renklere sahip mavi gölü, ardından dipsiz delik adı verilen dünyanın en eski ve en büyük mağaralarından birini ve başlı başına her yerini gezmesi 1 gününüzü alabilecek harikalıktaki Ritsa gölü ve civarını gezdikten sonra son gece başkente doğru yol aldık. Jamal’in babası bizi son gecemizde başkanlık konutunda ağırladı. Mükemmel manzaralı, dünyanın her bir yerinden egzotik bitkiler ile donatılmış bir bahçede, 19. yüzyılda inşa edilmiş, estetik bir mimariye sahip olan bu evin odalarında insan kendini küçük hissediyor. Jamal’in inanılmaz mütevazı babası bizimle özel odalarında uzunca bir muhabbete daldı. Annesi ikramlarda bulunuyor, alt kattaki çalışanlara rağmen işleri kendisi hallediyordu. Belki olması gerekenden çok farklı bir davranış biçimi değildi ancak mevki ve statünün, kibir ve yüksek ego ile beraber geldiği onca örnek var iken, bir Devlet Başkanı’nın böylesine rahat ve candan olması sizde saygı ve sempati uyandırıyor. 

Bütün misafirperverliğe rağmen üzerimden atamadığım mahçubiyetim ile.


Efe Tanay
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...