Afrika'da Hırsızların Peşinde

Afrika'da o sabah sanki dolandırıcı kovalayacağımı biliyormuşcasına spor ayakkabı giyerek çıktım kaldığım hostelden. Günlerdir Afrika’daydım ama ilk kez o gün terlik yerine ayakkabı giyesim gelmişti. 

Yol boyunca internetin dahi olmadığı yerlerden geçmiş, gittiğim yollarda günlerce turist dahi görmediğim olmuştu. Buralarda düşük bütçeyle tek başına seyahat eden her turist gibi güvenliğimi tehlikeye atan farklı riskler alıyordum ama bir turist grubuyla gezmektense her türlü riski 10 kez almaya razıydım. Bunlradan biri de sokakta döviz bozdurmaktı. 

Zambiya - Livingstone'daki Viktoria şelaleleri dolandırıcı kovalamacasından sonra ki durağımdı.

Kovalamaca

İki kelime oyunu, bir el çabukluğu ile tongaya getirdi beni Zimbiyalı dövizci. Siyah bir takım elbisesi, ekşi bir yüz ifadesi, hafif de kilosu vardı. Eli ayağı durmayan, hareketli biriydi ama o an için şüphe uyandırdığını söyleyemem doğrusu. Dövizi bozdurmak için vereceğini söylediği para ile verdiği miktar farklıydı. 100 Dolarımı almış ama bana söylediğinden çok daha az para vermişti. Tedbir olarak sadece 100 dolar bozduruyordum ve adamı da göz hizamdan kaybetmeden aldığım parayı dikkatlice sayıyordum. Eksik olduğunu fark edince, dibine kadar gidip, dikildim. Derdimin verdiğim parayı geri almak olduğunu, o da biliyordu ve aslında bu hamleyi bekliyordu. Aramızdaki boy farkından dolayı başını yukarı kaldırarak, “Tamam bozdurmak istemiyorsan al paranı” dedi ve 100 doları geri uzattı. Oltaya gelmiştim ama bir tezgahın içinde olduğunu anlamam biraz zaman aldı.

Hostelde tanıştığım bir başka Türk gezgin Rahmi (Rahmi Cekmen), hemen yakındaki döviz bürosunu gösterdi. “Aaa… döviz bürosu mu varmış burada, iyi bari normal kurdan bozdururuz” diyerek girdik içeri. Adamdan geri aldığım 100 doları uzattığımda, tezgahın diğer ucundaki kadın paraya bile dokunman kafasını kaldırıp, “bu para sahte” dedi. Belli ki, kadın her gün bizim gibi kurbanlarla karşılaşıyordu. Bir aydınlanma yaşayarak “oğlum adam bize sahte para vermiş …” diyerek, Afrika’nın ortasında ana avrat bastık kalayı. Kaşla göz arasında parayı değiştirmişlerdi. Ben, düşük kurdan bozdurup kazıklanmaktan kurtuldum sanarken, adam paranın hepsine göz dikmiş ve elime oyuncak para tutuşturup göndermiş. 

Böyle anlarda insan bir anda hafifliyor. Beyne onlarca farklı his bir anda yüklenince, sistemler insana kısa süreli bir yavaşlama yaşatıyor sanırım. Ben o duraksamayı üstümden atana kadar Rahmi deparı basmıştı bile. Ardından da ben çıktım, birbirine karışmış o hislerle doğru düzgün koşamıyordum. Şehirdeki en geniş caddedeydik ve çok ileride bir yerde bizim adamın ve yanındaki yaltakçısının sola doğru döndüğünü gördüm. Hafif hafif kendime gelirken Rahmi’yi yakaladım. Adamların döndüğü ilk dönemeci geçince düz bir ara sokak vardı ve sonrasında arka mahalleler başlıyordu. O ilk dönemeçten sonra iyice hızlandım. Ellerim terlemiş, nabzım bir anda motor gibi atmaya başlamıştı. Derdim kesinlikle para değildi, beni aptal yerine koyan o beleşçiye iyi bir ders vermeliydim, yoksa kim bilir kaç gece uyuyamazdım. 

Öfke, içimde büyük bir enerji patlamasına sebep olmuş ve bir anda o hırsla Afrika’nın izbe köşelerinde suçlu kovalamaya başlamıştım. Herkesin sonradan sorduğu soru, o an hiç aklımdan geçmedi, ‘Yanına gittiğinde ya seni bıçaklarsa?’. İki - üç sokak sona Rahmi’yi kaybettim, ayağında terlik vardı ve taş toprak yollarda zorlanıyordu. İlk dönemeçten bu yana adamları görmüyordum. Sokaklar dar, kısa ve keşmekeşti. Adamlar izlerini kaybettirmek için durmadan yön değiştiriyordu. Bende her dönemeçte etraftakilere dönüp avazım çıktığı kadar bağırıyordum, “Nereye gittiler?”.

Son yıllarda Rusya’da onlarca koşu yarışına katılmıştım. Hatta bazıları komando yarışları gibi çılgın engellerin olduğu yarışlardı. Haftanın hemen her günü antrenman yapıyordum ve hayatımın en formda dönemindeydim. Zavallı hırsızın izini kaybettirmekten başka hiçbir şansı yoktu aslında. Belki parayı elime tutuşturduğunda, sahte olduğunu bu kadar hızlı öğrenebileceğimi düşünmemişti, belki de avucunun içi gibi bildiği mahallesinde izini kaybettireceğine güvenmişti ama her dönemeçte en az 4 – 5 kişi yolu gösteriyordu. Onların yardımı olmasa ne kadar hızlı koştuğumun hiçbir önemi kalmazdı. Hayatta olduğu gibi burada da, doğru yöne gitmek hızlı gitmekten çok daha önemliydi. Ama benim o an, her ikisini birden yapmam gerekiyordu. Turistlerin hiçbir şekilde gireceği yerler değildi buralar ama biz tozunu dumana katıyorduk.

Kendimi hep hayranı olduğum polisiye filmlerinin içinde bulmuştum aslında, hem de sadece 100 dolar karşılığında. Yaşadığım adrenalin ve heyecan, Tayland’da bungee jumping yaparken yaşadığımdan bile kat be kat fazlaydı. Bir an için makul bir fiyata unutulmaz bir turist eğlencesi gibi gelmişti olay. Yakalamacanın ortasında, durdurup bu bir oyundu, devam etmek istiyorsanız biraz daha para yatırmanız gerekiyor deseler, eminim bir o kadar daha para verirdim. Sanki aklımda bölüm sonu canavarını yakalamaktan başka bir şey yoktu. Öylesine heyecanlanmış, öylesine kaptırmıştım ki kendimi, paranın bir önemi kalmamıştı. James Bond filmlerinde olduğu gibi, ilginç bir ülkede mükemmel bir kovalamaca sahnesi yaşıyordum. Kırık dökük, fakir ve pis bu mahalle sanki bir dekor, her bir detay da ayrı bir efekt gibiydi. Bu tehlikeli yerlerde kötü adamın peşinden koşarken, sokaklardaki gariban halk bana yardım ediyordu ama buralar kötü adamın çöplüğüydü ve senaryoya göre benim pek bir şansımın olmaması gerekiyordu.  Derken, derme çatma evler ve dar sokaklar bitti. Toprak bir meydana geldim. Uzaktaki köşeyi dönerlerken gördüm bizim dolandırıcıları. Zavallı adamlar, deli gibi antrenmanlı bir turiste çatmışlardı ve o gün tamamen şans eseri giymeye karar verdiğim spor ayakkabılarımın da yardımıyla tempomu maksimuma çıkarttım. Yıllar önce Jamaika’da tanıştığım Usain Bolt görse hayran kalırdı.

Aklıma koymuştum, bu, o dolandırıcının son işi olacaktı. O göz temasını kaybetmeye hiç niyetim yoktu, hedefe çok yaklaşmıştım. Bir pazar yerinin karşısında artık yorgunluktan temposunu düşürdüğü anda arkasından gelip ensesine, elimi, adaletin kılıcı gibi indirdim. Beni gördüğünde korkudan mücadele etmeyi aklından bile geçiremedi. Hızlıca paramı geri verip, af dilemeye başladı. Kandırıldığım için öfke doluydum, dakikalardır koştuğum için de ısınmıştım, gerekirse ikisiyle birden dövüşmeye hazırdım ve yakaladığım o enseyi bırakmaya hiç niyetim yoktu. Elimi ensesine öyle sert indirmiştim ki, karşılık verirse nasıl bir karşılık alacağını anlamıştı. Polis diye bağırdığımda arbedeyi gören pazardaki halk yardıma koştu ve bir dakika geçmeden polis kelepçesini takmıştı bile. Şaşkın hırsız kaçarken adliyenin önünden geçme gafletinde bulunmuş ve polisler ortada bir durum olduğunu anlayıp peşimize takılmışlar. Pazar alanındaki hengâmeden çıkarken Rahmi gelmiş, olayı videoya almaya başlamıştı.

Rahmi ve ben karakoldayken.
Arkada da başroldeki dolandırıcı.
Son pişmanlık fayda etmez.


Karakoldaki ifademden sonra aynı sokakları yürüyerek dönerken, halkın coşkulu ilgisi ile karşılaştım. “Yakaladın mı onu evlat, helal olsun” tarzındaki övgüler şehirde kaldığım iki gün boyunca ufak çapta bir şöhret yaşamama sebep olmuştu. Ardından, Zambiya’nın hırsız avcısı, yeni serüvenleri için Güney’e, Botsvana’ya doğru yol aldı…

Efe TANAY
@efetanay


Aşağıdaki YouTube videosunun 3:54 dakikasında hırsızın yakalanma anını izleyebilirsiniz.

Ayrıca videonun biraz daha uzun versiyonunu Facebookta izlemek için buraya tıklayabilirsiniz: SeyyarKalem



Ermenistan’ın Savaş Bölgesine Ermeni Askerlerle Yolculuk

Seyahat ederken çok fazla yer görme isteği bazen farklı ve çılgın yöntemler bulmayı gerektirebiliyor. Ermenistan seyahatimde işte tam böyle bir çılgın hikaye yaşadım. Başkent Erivan’dan, Karabağ’a gitmeye karar vermiştim fakat sabahtan başka yerler görmek için koştururken öğlen kalkan, günün son otobüsünü ucu ucuna kaçırdım ve bir anda kendimi Ermeni askerlerin arasında buldum.

Dağlık Karabağ, Ermenistan ve Azerbaycan arasında kanlı bir savaşa sahne olmuş ufak bir şehir devlet ve iki ülke arasında yıllardır devam eden aralıklı çatışmalarda hala her yıl düzinelerce asker hayatını kaybetmekte. Zaten Türk olarak Ermenistan’da garipseniyorsunuz, bir de üstüne böylesine problemli bir bölgeye ısrarla gitmek istemeniz biraz şüphe uyandırıyor doğrusu. Gittiğim dönemde özerk bir bölge olarak kabul edilen Karabağ’a ayrı bir vize almam gerekmişti. Aslında teoride başka bir ülke olarak geçse de pratikte Ermenistan burayı kendi toprağına katmış durumda. Yani başka bir ülke gibi ama pek de değil. Zaten Birleşmiş Milletlere göre de Azerbaycan’a ait olsa da, Ermenistan sonradan bu bölgeyi uluslar arası hukuku umursamayarak kendi toprağına dâhil etti son dönemde. Uluslar arası hukuk ise bu konuya bir çözüm bulabilmiş değil. Zaten hukuk dediğiniz şey her zaman olduğu gibi menfaatler doğrultusunda işliyor ve dolayısıyla bu ufak kara parçasının geleceği hala belirsizliğini koruyor.

Karabağ’a giden son otobüs kaçınca otogarda hemen Rusça bilen bir görevli buldum. “Geç kaldın artık bugün gidemezsin” diye yanıtladı ama durur muyum? Yana döne bütün otogarı soruşturdum, taksi dolmuş yapan biri olduğunu öğrendim. Üstelik arabada tek kişilik yer de varmış. 3 Asker, ben ve şoför hemen yola koyulduk.




Ermenistan’a gitmeden sadece bir hafta önce Azerbaycan’daydım ve Azerbaycan’daki tarih müzesinde, Karabağ’da Ermenilerin Azerilere yaptığı kıyımı içeren bir bölüm de mevcuttu. 1992 Hocalı katliamı olarak geçmektedir bu olay. Şimdi bölgedeki bu büyük soruna diğer taraftan da bakma fırsatı bulacaktım.

2014 Yılında pek ciddi olmasa da bir sınır kontrolü vardı Karabağ girişinde, “sen Türksün zorluk çıkartabilirler” dedi birkaç Ermeni arkadaşım. Bende işi riske atmayıp Erivan’daki Karabağ konsolosluğuna gittim ve vize aldım. Vizeyi verecek kişi; “Ben işe başladığımdan beri hiç Türk gelmemişti. Niçin gidiyorsun? Amacın ne? Ne kadar kalacaksın? Nerede kalacaksın?...” gibi sorulardan sonra “Senin yanına bir rehber verelim onunla git gel olmaz mı?” dedi. Kibarca geçiştirdim. Ajanlık peşinde olmadığıma ikna olduğunda, giriş iznim olan vizeye kavuştum.

Ermeni askerle otogardan yola çıktık. Önde oturan askerin ufacık arabada bir Türk ile olmaktan pek memnun olmadığı belliydi. Yanımda oturan ise durmadan ithamkar sorular yöneltiyordu ama çok değil, 15 dakika sonra muhabbet gayet samimi bir hal aldı. Bunda benim arkadaşça yaklaşımım etkiliydi elbette. 2 Tanesi ilk kez bir Türk’le tanıştıklarını söyledi, diğer asker ve şoför ise pek ses etmedi bu konu açılınca. Neden ses etmediklerini ise kısa bir süre sonra şaşırtıcı bir şekilde öğrenecektim. Bir haftadır Ermenistan’da gezen biri olarak insanların bir Türk ile tanışma şaşkınlığa alışkındım. O kadar çok soruları vardı ki, bir ara mülakatta gibi hissettim kendimi.



Karabağ’ın Ermenistan’a nasıl dâhil olduğunu sorduğumda şoförün yüzünde, tamda bir Türk’ün yüzünde Ermeni meselesi sorulduğundaki yüz ifadesi belirdi. Konu ekşiydi ama cevap vermek istediği belliydi. Bazen daha konu açılır açılmaz eminsinizdir karşınızdaki ile aynı fikirde olmadığınıza. İşte böyle konuşmalara başlamak hep zordur. Çatışmaktan yorulacağı bir diyaloga girmek istemiyordu ama cevap vermeden de duramadı. Bu soruyu sorduğumda sadece ikimizdik, etrafta kimse yoktu, benzinlikte mola vermiş laflıyorduk. Bir çırpıda konuşmaya başladı, hemde Türkçe! Şok olmuştum. Eşi Azeriymiş ve savaşın ardından bölgede kalan çok nadir Azerilerden biriymiş, Türkçeyi de ondan öğrenmiş. Azeri Türkçesiyle, “biz kimseyi katletmedik. Bu bir savaştı, ölenler sıradan bir savaşta ölenler gibi öldüler, geri kalanlar ise göç etti” dedi. Bazıları Ermenilere cevaben Karabağ, hocalı’da yaşananlar ile 100 yıl önce Osmanlı’da yaşananları kıyaslar. İkisi de çok ama çok farklı hadiseler ve kıyaslamak yanlış olur. Benim yalnızca dikkatimi çeken insanların bu tip hadiselere ne kadar çok taraflı bakıyor olması. Kendilerine hiç suç atfetmiyorlar.

Şoförün bir anda Türkçe konuşmaya başladığı benzinlikte molaya devam ederken, ben ve 3 asker laflamaya başladık. Politika, tarih ne varsa konuşuyorduk. Bir konuyu izah etmek için söylemem gereken kelimenin Rusçası aklıma gelmemişti. Cümleyi bir türlü bağlayamadım. Aralarından sessiz olan, Türkçesini söyle dedi. Bazen teknik kelimeler farklı dillerde aynı anlamlara gelir ama bu öyle bir kelime değildi. “Sen bir söyle Türkçesini” diye tekrar sorunca, uzatmadım söyledim. Anında tercüme etti. Diğer askerler de ben de şaşa kaldık. Meğer bir süre İstanbul’da, Ermeni mahallesinde yaşamış. Hrant Dink hayattaymış o zamanlar. Bir anda 10 dakika arayla beraber olduğum 4 Ermeniden 2’sinin Türkçe konuştuğunu öğrenmiştim.



Şoför ile yaşadığım diyalog daha da ilginçti ve tam bir hafta önce Azerbaycan’da ziyaret ettiğim hocalı soykırımını içeren müzede bana bilgi veren çalışanın söyledikleri ile tamamen çelişiyordu söyledikleri. Özetle, sınırın diğer tarafında hemen herkes zıt görüşteydi. Azerbaycan, Ermenistan’ın mağduru, Ermenistan ise Osmanlı’nın mağduru gibi genel bir algı mevcut ama Türkiye’ye yapılan baskılar Ermenistan’a pek yapılmıyor. Hem de Karabağ’da yaşanan olaylar çok daha yakın tarihli olmasına rağmen. Ermenistan’ın iddialarını bütün dünya dinlerken, Azerbaycan’ın sesini dünya kamuoyunda duyan pek yok. Çünkü bu tip sorunlar aslında bir koz olarak kullanılıyor uluslar arası arenada. Çin’e karşı Tibet bir şantaj, Rusya’ya karşı şimdilerde Ukrayna ve Türkiye’ye karşı da Osmanlı zamanında yaşanan Ermeni meselesi tam bir şantaj olarak kullanılıyor. Bu tip durumlarda asıl amaç, mağdur ülkenin yanında olmaktan ziyade diğer ülkeye baskı uygulamak oluyor aslında. Uluslar arası arenada güçlü olan ülkeler farklı yöntemlerle Çin, Rusya, Türkiye gibi ülkelere karşı bu hadiseleri her fırsatta bir koz olarak kullanmaktalar. Dünyada düzinelerce ülkede hâlihazırda devam etmekte olan ciddi sorunlar var aslında. Somali’de, Yemen’de, Mali’de ve daha birçok bölgede zulümler yaşanıyor ama oralara müdahale bir çıkar sağlamadığı için dünya medyası ve büyük güçler o konulara pek müdahil olmuyorlar.

Seyahat etmek, bu gibi uluslar arası konulardaki münakaşalı konulara bakış açınızı da genişletiyor. Yeter ki insanlarla tanışın ve konuşun. Bir Türk olarak, aklımdaki kalıpları kırmak için Ermenistan’dan daha iyi bir ülke olamazdı muhtemelen.

Efe TANAY
Facebook sayfasını takip için: Seyyar Kalem 

Ülkenin En Zekisi 5 Yaşında (Myanmar)


Bir avukat olarak Küba’da ve Fas’ta duruşma izleme hevesim neredeyse tutuklanma ile sonuçlanıyordu, Myanmar’ın başkenti Yangon’da da aynı riski almamak için binaya girmeden önce kurallardan emin olmak istemiştim ancak ingilizce bilen bir kişi bile yoktu. Fakat bir anda 5 yaşlarında küçük bir çocuk benim kimseyle iletişim kuramadığımı görünce yanıma gelip çok iyi derecede İngilizce konuşmaya başladı.

Sabun gibi görünen bu kremi Myanmarda hemen herkes yüzüne sürmekte.

Sonradan ailesi ile tahtadan yapılma bir barakada yaşadığını öğrendim. Zor bir hayat yaşadığı her halinden belliydi, İngilizceyi de turistlerle konuşarak öğrendiğini söylemişti. İngilizce öğretmenlerinin bile yol tarif edecek kadar dil bilmediği bir ülke için mükemmel konuşuyordu. Bir anda adliyeye girmekten çok onunla gezmek daha ilginç gelmişti. Adliyeden henüz çıkmış olan aşırı şatafatlı giyinmiş birinden içeriye girmemin yasak olduğunu öğrenmişti. Çok ilginç bir görüntüydü benim için. Ufacık ve fakir bir çocuk, çok zengin bir avukatın benimle iletişim kurması için yardımcı oluyordu.
-       Bugün bana rehberlik yapmak ister misin? – diye sordum.
-       Tamam. Ben zaten turistlere hep yardımcı oluyorum – diye cevapladı. Ardından da, bana Jugi diyebilirsin diye ekledi.

Jugi ile beraber.

Zaman Makinesi İcat Edilene Kadar, Myanmar’a Gidip Geçmişi Yaşayabilirsiniz

Önceden Burma adıyla anılan Myanmar dünyaya kapılarını yeni yeni açmakta. Myanmar, “Müslümanlar katlediliyor” haberleri ile anıldığında ilgimi çekmişti ve tam da bu haberlerin büyük yankı uyandırdığı dönemde ziyaret ettim ülkeyi. Her zaman ki gibi medyanın önyargılı ve abartılı haberler yaptığını yerinde görmüş oldum.
2011 Yılında kalkan ABD ambargosunun ardından yarım yamalak bir demokrasi ile tanışmış ülke. Yıllarca süren askeri rejim insanların düşünce yapılarının en derinine kadar işlemiş. Akşamüstü dışarı çıkma yasağının çok zaman önce kaldırılmış olmasına rağmen akşam 8’den sonra sokakta birilerini bulmak ya da açık bir yer bulmak pek zordu seyahat ettiğim dönemde.
Myanmar’ı dünyanın geri kalanına benzeme sürecine başladığı dönemde, ambargonun kaldırılmasından çok kısa süre sonra ziyaret etmiştim. Böylesine bakir bir ülkeyi kapitalist markalar çevrelemeden gezmiş olmak çok ilginç bir deneyimdi.



Ülkenin bakirliği eşsiz bir egzotiklik katıyor olsa da, böyle ülkelerde alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekiyor. 2012 Yılında Myanmar’da bulunduğum dönemde ülkenin en lüks otelinde dahi kredi veya banka kartı kullanımı yoktu. Ülkeye gelirken yanınızda ne kadar nakit getirdiyseniz o kadar harcayabiliyordunuz. O banknotların da son derece gıcır olduğuna dikkat etmek gerekliydi tabi.
Gariplikler Başkenti
Böyle bir ülkede Jugi’den daha iyi bir rehber bulamazdım. Beni turistlerin bilmediği, gitmediği yerlere götürmesini istedim. Beni şoke eden yolculuğumuza da işte böyle başladık.
Şehrin merkezi meydanından sadece 10 dakika yürüme mesafesindeki Yangon nehrini, botla geçtik ve tamamen farklı bir dünyaya vardık. Yoksulluğun kelimelerle ifade edilebilecek bir boyutu yoktu Dala adı verilen bu bölgede.



Benim akıllı rehberim bizi gezdirmesi için ufak üç tekerlekli bir bisikletçi ile anlaşmıştı hemen. İnsanların çıplak ayakla dolaştığı, tahtalardan derme çatma yapılmış evlerle dolu bir yerdi burası. Bir kilise, bir camii gezdik ardından sıra dışı bir budist tapınağında da bana bol bol bilgi verdi. Bisikletçi hayran kalmıştı Jugi’ye. Tabii ki ben de.

Jugi ve Bisikletçimiz.

Ardından bir pazar yerine geldik. Hem pazar yeri hem de çöplük gibi olan bu alanda çürümüş hayvan leşlerinin de etkisi ile inanılmaz ağır bir koku vardı.
Pazar alanında 25 yıl öncesinden kalma eski bir tetris oyuncağında Jugi’nin gözü kaldı. Satıcı almayacağını anlayınca elinden alıverdi. Bir anda boynu büküldü ama hemen de toparlandı. Alışkın olduğu bir şeydi sanki. İsteyip de parasızlıktan bir şeyi elde edememenin verdiği bir üzüntü 5 yaşında bir çocuk için çok derin bir şey olsa gerek. Şımarık zengin çocukları gibi yaygara çıkartıp istediğini aldıracağı bir ailesi de yoktu. Sanırım bir şeyi satın almaya hiç bu kadar hızlı karar vermemiştim.

Pazar alanı.

Temiz sade duygulardan ibaretti bütün davranışları, küçücük bir çocuktu en nihayetinde. Beni oyuncağı alırken görmemişti. Pazar alanından çıkınca verdim oyuncağı ama kesinlikle almamak istedi. Nasıl olur? Gözleri parıldıyordu ama ciddi şekilde almamak için itiraz ediyordu. O an belki de, ona para vermek yerine bu oyuncağı vermekle yetineceğimi düşünmüştü. Oyuncak güzel bir şeydi ama karın doyurmuyordu ki. Sonra bir şekilde kabul ettirdim, mutluluktan nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Kim bilir belki de aldığı en pahalı hediyeydi. Yaşadığı yerde daha iyi oyuncak yoktu zaten. En azından çürümüş et kokusu içerisindeki o pazarda yoktu. Ama dedim ya 25 yıl öncesinin oyuncağıydı. Muhtemelen başka bir ülkede bir çocuk 2 dakika bile elinde tutmazdı ama orası için ve onun için en iyi oyuncaktı.

Jugi’nin gezinin sonunda mutluluk içinde koşarak dilenen bir kadının yanına gidişini izledim. Muhtemelen annesiydi, sevinç içinde oyuncağını gösterdi. Yerde mutlu bir şekilde oturuşlarını izledim uzaktan. Annesi evlerine para getirdiği için, Jugi de yeni oyuncağı için mutluydu anlaşılan. Ne yazık ki birini mutlu etmek için paraya başvurmak zorunda kalmıştım. İşte dünyanın her yerinde düzen şu pis kağıt parçasına bağlıydı. 

Efe TANAY

Büyüleyici Mısır; PİRAMİTLER




Piramitleri uzaylıların yaptırdığına inanmak heyecan verici bir hikaye de olsa, bu tamamen bilimkurgunun fantezilerinden ibaret bir hikaye aslında.

Mükemmel hesaplamalar ile yapılan ihtişamlı Antik Mısır yapıları aslında birçok hatayı barındıran süreçlerden sonra o meşhur kusursuzluğa ulaşmıştır. Matematik, astronomi ve elbette ki geometri gibi birçok önemli alanda zamanına göre çok ileri olan Mısırlılar tarının yeryüzündeki temsilcisi olarak gördükleri firavunlarına hizmet için tarımla uğraştıkları yaz ayları dışındaki bütün zamanlarını piramit inşasına harcamışlardır.

Taşların taşınması, kusursuz ölçülerde kesilmeleri, piramitlerin yıldızlara göre mükemmel olarak konumlanmaları, şimdinin mühendislerini bile şaşırtan tekniklerin kullanılması ve daha birçok şey, bilim ile izah edilebilmektedir.

51° 51’ 14” eğimle dizilen ve her biri 2.5 ton ağırlığındaki taşların, hassasiyetin binde bir oranında bile şaşması durumunda piramit tepe noktasının düzgün bir şekilde birleşmesi mümkün olamazdı. Günümüzde bu tarz ufak hatalar en seçkin yapılarda bile makul bir tolerans olarak görülmektedir. Ama bundan 4500 yıl önce inşa edilen piramitlerde tepe noktası kusursuzca birleştirilmiştir.


Mısırlılar her yıl düzenli zamanlarda taşan nil nehrinin taşma zamanlarını hesaplamaya çalışırken takvim oluşturma konusunda ilerlemiş ve taşmalardan sonra sınırları alt üst olan tarlaları tekrardan belirlemeye çalışırken geometride uzmanlaşmıştır. Kendine has yazı dili geliştirmiş, kağıt gibi tarihin akışına yön veren materyalleri ortaya çıkartmış ve bütün bu gelişmeleri insanoğlunun binlerce yıl sonra bile hayranlıkla bakacağı eserlerde ortaya koymuştur.

Dünya’nın 7 Harikasından Birine Yolculuk

Gittiğim ülkelerde kaçırılmaması gereken bir yer varsa, o önemli noktayı son günlere bırakırım. O süre içerisinde tanıştığım insanlardan tavsiyeler alır, turist olarak bilmem gereken her detayı öğrenmeye çalışırım. Bu yöntem bana kalırsa, bir gezginin yapabileceği en iyi öğrenme yöntemi ama tavsiye veren kişileri iyi belirlemek çok önemli, ayrıca sosyal olup çok fazla kişiden fikir almak gerekli, bilgileri doğrulatmak ise önemli bir detay. Kitap ve internet de büyük fayda elbette ama bir gün önce orada bulunmuş birinin vereceği tavsiye her zaman çok yararlı.

Kaldığım yerde benim gibi tek başına seyahat eden gezginlerden, piramitleri gezmek için en iyi yolun at kiralamak olduğunu, Keops piramidinin değil de Kızıl piramidin içinin daha ilginç olduğunu ve kızıl piramidin içine girmenin bedava olduğu gibi birçok detay öğrendim.

Aslında önceden, daha henüz Türkiye’deyken başlamıştım piramitlerle ilgili önemli detayları araştırmaya. Böyle bir Dünya harikasını ziyaret ederken bütün detayları öğrenmek gerekli.

Gittiğimde atımı kiralayacağım seyisin ismi veya gezmeye nereden başlamam gerektiği gibi birçok önemli detayı belirlemiştim. Dünyanın en mükemmel eserlerinden birini mükemmel bir şekilde ziyaret için her şeyi hazırdı.

Kızıl Piramidin içerisine yolculuk


Piramitler ve Ardındaki Gerçekler

Piramitlerin yeryüzünde yıldızların şekillerine orantılı bir biçimde inşa edilmiş olması veya güneş ışınları ile çok özel uyumlar sağlaması gibi saygı uyandıran faktörlerin hepsi, antik mısırlıların astronomi ve uzay bilimine büyük ilgi göstermesi ile ilgilidir. Piramitler bilimin birçok alanındaki kusursuzluğuna ek olarak zamanına göre devasal büyüklükleri ile de dikkat çekmektedir. Bu ve birçok hayranlık uyandıran veri dikkate alındığında, bazılarının piramitlerin insan yapımı olmadığını düşünmeleri anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Zira Gize Platosu’nun ihtişamlı piramidi, Keops piramidi 3.800 yıl boyunca insanoğlunun inşa ettiği en yüksek yapı olarak kalmıştır.

Mısırlılar, hatalar taşıyan piramitler de inşa etmişlerdir. Bu hatalı piramitler arasındaki en büyük örnek ise, uzaktan çıplak gözle bakıldığında bile hatalı yapıldığı görülebilen, eğik piramittir. Belli bir yükseklikten sonra eğim açısı değişen bu piramit, turistlerin uğrak noktası olan Gize Platosu’na uzakta olduğu için araç kiralayarak gitmem gerekmişti.

Efe TANAY


Giza Platosu'ndan uzaktaki eğit piramit.


Ölümüne Yarış

Sınırlarınızı zorladığınızda gelişirsiniz. Nietzsche’nin dediği gibi; sizi öldürmeyen şey, güçlendirir.

Moskova’da katıldığım sıra dışı yarışmanın adının neden kahramanlar yarışı olduğunu bitirdiğimde daha iyi anladım. Yarışın zorlu parkurunu bitirebilmek bile kahraman gibi hissetmenize yetiyor.

Yarış sonrası fotoğraf.
Yaklaşık bin kişinin katıldığı yarışmayı 33. Olarak tamamladım. Ancak katılımcıların çoğunluğu takım olarak koştuğu için takımları geçmiş olmamı büyük bir başarı olarak saymamak lazım. Her takımda en az 1 kız bulunuyordu.


Moskova’ya daha bir hafta öncesinde yeniden kar yağmışken, soğukça bir havada 60 farklı askeri engeli ve 10 kilometrelik parkuru bitirmek başlı başına bir başarı aslında. Bunlar yetmezmiş gibi ben bir de süreye karşı yarışıp, dereceye girmek için kendimi sonuna kadar zorladım. Yarışmadaki engellerin bir kısmı, 2 – 3 derece soğuklukta olan su çukurlarından oluşuyordu. Durmadan bu sulara girmek sizi öyle bir şoka sokuyor ki, bildiğim hiçbir dilde bunu kelimelere dökemem. Durmadan koştuğunuz, tırmandığınız, atladığınız ve her türlü kas grubunuzu mütemadiyen çalıştırdığınız bir mücadele mevcut.

Yarışma Rus Ordusunun Alabino poligonunda gerçekleştirildi.

Soğuk suyun içine dalıp çıktıktan sonra 3 metrelik bir duvara sadece ellerinizi kullanarak tırmanmanız gerekiyor. Ardından dikenli tellerin altında sürünüyorsunuz. Sonra tekrar koşup bir başka zorlu engeli geçmeye çalışıyorsunuz ve bu böyle devam edip gidiyor. Dikenli tel engeli parkur boyunca birkaç kez vardı ve etraftan can havliyle bağıranlar, tellerin gerçekten can yaktığını test ederek öğreniyorlardı anlaşılan. Her dikenli tel engelinde bağıran sayısının azalması ise can acısının ne kadar iyi bir öğretmen olduğunun başka bir kanıtı olsa gerek.

Mücadele ne kadar zorlu ise başarmak o kadar haz verir.

Çamurların içinde süründükten sonra suyun altından yüzerek geçmeniz gereken engelleri sanki bilinçli bir sırayla koymuşlar. Kulaklarınızın içine kadar giren çamurdan, buz gibi suya girerek arınıyorsunuz ama temizlendiğiniz pek söylenemez, zira su da çamur renginde.

Tamamen bitap haldeyken yarışma fotoğrafçısı yakalamış bu anı. Fotoğrafın hemen ardından, suya atlayıp koşuya devam ettim.

İnanılmaz büyük bir hırsla başladığım yarışmada bana ölümcül darbeyi vuran buz gibi su çukurları oldu. Ölümcül dediysem lafın gelişi de değil, yaklaşık sekizinci kilometrede hipodermiye yakalandım. Hipodermi vücudun üretebildiğinden fazla ısı kaybetmesi olarak tanımlanıyor. Vücut kendi sıcaklığına tam geri dönecekken tekrardan 2 derecelik suya atlamak, bir hışımla içinden çıkıp son sürat koşmaya devam edip, engelleri aştıktan sonra tekrar soğuk suya dalıp çıkmaktan artık vücudum bir noktada kendini ısıtamaz hale geldi.


Hipotermi, vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesi ile başlıyor. Ardından organlar işlevsiz hale geliyor, düzene girememesi halinde ise kalp durmasına yol açarak ölümünüze sebep oluyor. İlk belirtileri ise kontrol edilemez vücut titremeleri. Yarışmanın özellikle son kilometrelerinde her noktada askeri ambulanslar leblebi gibi yarışmacı topluyordu.

Yatay bir tırmanma duvarının üzerinde artık titremeyi kontrol edemez hale geldiğimde, riskle yüzleştim. Hipoderminin tehlikesini biliyordum, sonucunun ne olabileceğini de. Duvarın üstüne zor bela çıkmıştım ve aşağıdaki suya atlamam gerekiyordu. Görevli bir asker durumumu fark edip beni kenara çekti. Belli ki sorma gereği bile duymadan beni ambulansa götürüyordu. O ara çok süre kaybettim ama artık derecemden ziyade yarışı bitirip bitiremeyeceğim asıl soru haline gelmişti.

Engellerin çoğunun altında su çukurları vardı. Soğuk suya düşme korkusu gerçekten motive edici.

Kaç kilometre kaldı?

Kaç kilometre kaldı diye, sordum askere. Çenemin titremesinden ne dediğimi anlamadı. Sanırım 5 kere aynı soruyu tekrar ettim. Söylediğim o kadar anlaşılmıyordu ki, Rusça bilmediğimi düşündü. En sonuncusunda cevabı aldım. 2 kilometre. O an aklıma pişmanlık hissi geldi. Bitiremezsem yaşayacağım pişmanlık benim için hipotermiden daha ölümcüldü. Pişmanlık hissinin korkusu ile kendi kendimi motive ettim.

-       Devam edeceğim.
(Asker kolumu bırakmadan önce tam 3 kere daha sordu)
-       Devam edecek gibi görünmüyorsun, emin misin?
-       Da, da, da…

Asker kolumu bıraktığı gibi koşmaya başladım. Baştan aşağı su içindeydim ve titreyerek koşuyordum. Belki tehlikeli bir karardı ama vücudumu doğru dinledim. Ritmimi korur ve tekrar suya girmezsem tehlikeyi atlatabilirdim. Bir süre en fazla dize kadar sular ve kas ağırlıklı engeller vardı. O kısa süreç beni kendime getirdi ama boy hizasında suya girmemi gerektiren yeni bir engel önümde belirince kısa bir tereddüt yaşadım. İki seçeneğim vardı, ya ayrışmayı bırakacaktım ya da o suya girip sonuçlarına katlanacaktım. Daha fazla beklersem girmeye tereddüt ederim diye resmen beynimle vücuduma komut verip kendi kendimi bir nevi suya ittirdim.

Sırılsıklam halime rağmen koşuya devam ederken.


Suda ne kadar az kalırsam o kadar hızlı toparlanırsın, hadi Efe, diye kendimi motive edip sadece önüme bakıyordum. Etraftakiler, konuşulanlar, çevrede olup bitenlerin farkında bile değildim. Sudan çıktığımda hala koşabilir haldeydim ve aynı hızla yoluma devam ettim. O noktadan sonra bel hizasında 100 metrelik bir su engeli daha çıktı, sonrasında da balçık üzerinde bata çıka koşmak gerekiyordu. Hipodermi ile mücadele etmem yetmiyormuş gibi birden hayatımda yaşadığım en acı kramp girdi bacağıma. Kramp acısı maraton yarışından yabancı olmadığım bir acı ama bu seferki bir başkaydı. Can havliyle yere yığılınca iki kişi yanıma gelip, gerdirme yaparak kasları rahatlatmaya çalıştılar. O sırada doktor geldi ve bir müddet de o devam etti. Bense çamurların üzerinde bitap bir şekilde yığılmıştım. Bu iki dakikalık duraksama hipodermiyi tekrardan başlattı. Doktor telsizle sedye istemiş olacak ki, ambulanstan sedye ile yanıma geldiler. Ben devam etmek istediğimi söylediğimde ise tekrar tekrar emin olup olmadığımı sordular. Sonrasında da, adımı soyadımı aldılar. O noktadan sonra geçtiğim her engeldeki askerlerin beni özellikle izlediğini fark ettim.



Belki yarışma numaramdan, belki kıyafetimden beni ayırt edip her engel sonrası “Devam etmek istiyor musun?” diye soruyorlardı. Bende yarışı bırakmayı onuruma yediremiyordum. Eski araba lastiklerinden oluşturulmuş zorlu bir engelden çıkarken, bir asker elimden tutup yardım etti ve aynı soru, aynı cevap tekrarını yaşadık. Sonrada elindeki telsizle “Tamam geldi, yaşıyor. Devam etmek istiyormuş” dedi. Yaşıyor, dediğini çok net hatırlıyorum, bir nevi mecaz yapmıştı elbette ki ama bir yerde yığılıp kalmamdan da endişe ediyorlardı bence.

Nefes nefese vardığım engeli geçmeden önce son soluğumu alırken.
O noktadan sonra bitmek bilmeyen su engellerinin belki de en zorlusuna geldim. İçinde sürünerek gittiğiniz suyun üst tarafı dikenli tellerle kaplı. Sürünmeye başladığınızda dikenli tellerden dolayı dışarıdan birinin gelip size yardım etmesi çok zor. Dolayısıyla kendinizi kaybetmeniz için olabilecek en tehlikeli yer. Görevli asker pür dikkat bana, bende pür dikkat engelin çıkış noktasına bakıyordum. O bitap halime rağmen baya hızlı hareket ediyordum çünkü boynuma kadar suyun içindeydim ve askerinde beni durmadan uyardığı gibi, engeli hızlı bir şekilde geçmem gerekiyordu. Suyun içinde kaldığım fazladan her saniye vücut ısımı düşürüyordu. Bu engel sonrası moral de kazandım. Artık bitiş çizgisindekilerin çığlıkları duyuluyordu. Ciddi bir hızla başladığım yarışı, daha da fazla zaman kaybetmeden bitirme gayretiyle kendimi sonuna kadar zorladım.

Yarışmacılarda elektronik çipler vardı ve onları düzene koyup internetten yayımladıklarında öğrendim sonucu. Bin kişi içinden 33. olarak bitirmiştim.



Yarışmanın adı gibi kahramanlara layık bir bitiş dizayn etmişler. Nehr üzerindeki bir köprüden geçerek kalabalığın arasına varıyorsunuz ve yarışmanın en zorlu engelini olan 6 metre yüksekliğindeki engeli aştıktan sonra bitiş çizgisini geçiyorsunuz. 


Efe TANAY

Moğolistan’ın Dağlarında Yaşayan Türk Obası

Dukhar, Moğolistan’ın kuzeyinde Rusya sınırının dağlık bölgesinde yaşayan eski Türklerdir. Türklerin, Orta Asya’dan çıkıp Avrupa’nın eteklerine kadar geldikleri yüzlerce yıllık göç sürecinde geride bıraktıkları halklardan yalnızca bir tanesi Dukhalar. (Dukha = Duha)



Dukhalara Moğol hükümeti 1952 yılında kimlik verene kadar dünya’nın geri kalanından izole bir şekilde yaşamışlar ve yalnızca şu an Rusya’da yaşayan Tuva Türkleri ile temasları olmuş. Türkler Orta Asya’nın bozkırlarında nasıl yaşıyorduysa aynı o şekilde yaşamaya devam eden bu avcı göçebe topluluk, eskinin sade ve doğal bütün kültürünü hala inanılmaz bir şekilde devam ettiriyor.

Zaman onlar için yavaş ilerlemiş ve güzel olan bütün insani duyguları korumuş. Modernlik diye adlandırdığımız şey para ve hırsı beraberinde getirirken güzel olan insani duyguları da yok etmeye devam ediyor.

Bir Hayal Alemine Ziyaret

Dukhalar’ın yanına başkent Ulan Batur'dan 3 gün süren zorlu bir yolculuk sonrası varabildim. Yanlarındayken yaşadığım her olay ise başlı başına bir hikâyeydi.

Çocuklar ile oyunum ise en değerli anım oldu. Rehberim ve yol arkadaşım Ese ile obanın ortasında oynayan çocuklara katıldık. Ese olmadan anlaşabilmem mümkün değildi çünkü küçük çocukların arasında Türkçeye çok yakın olan dukhacayı bilen neredeyse yok ancak büyükler Dukhaca konuşuyorlar.

Dünya’nın her yerinde çocuklar saf ve temizler ama buradaki çocuklarda daha özel bir sadelik vardı.  Onların arasında onlardan biri gibi olmak bana kısa süreliğine de olsa eşsiz bir mutluluk verdi. Yerdeki taşlar ve etrafta bulduğumuz ufak çalı çırpı oyuncaklarımız olmuştu. O kadar güzel bir andı ki, bende onları mutlu etmek istedim ve çadırımızdan bir cips kapıp yanlarına döndüm. Kendimce adil ve eşit olma adına, hepsine ben pay ettim cipsi. Çünkü benim şehirde gelişmiş olan algım, aralarından bazılarının bir cinlik yapıp diğerlerinden daha fazla almak isteyebileceğini düşündürmüştü.



Orada kaldığımız süre boyunca dukhalara yanımda getirdiklerimi dağıtıyordum. Zira dağda hijyen malzemeleri bulamadıklarını duymuştum ve çantamı bu tip ürünlerle doldurdum. Yanlarına varmak için ormanda at üzerinde gideceğimiz için yanıma yalnızca ufak bir çanta alabildim. Çantamın içerisinden çıkarttığım her bir yedek kıyafetin yerine 3 – 5 sabun daha sığdırabildiğimi fark edince yanıma yedek kıyafet almaktan vazgeçtim. Bu olaya konu olan cips de sırt çantamı dolduran bu eşyalardan biriydi.

Çocuklar, etrafından öğrenir kötü huyları. Dukhalarda ise en ufak bir kötü huy gördüğümü söyleyemem, her şey paylaşma ve eşitlik üzerine. Burada çocuklara kötü örnek olacak bir şey olmadığı için düzgün bir birey olarak büyüyorlar. Bizim modern diye tanımladığımız dünya ise kötü örneklerle dolu. Bazılarının dağ başı diye tanımlayacağı bu yerde ise kötü olmak diye bir kavram yok. Başka bir değişle; her şeyin beyaz olduğu bir yerde beyaz olmak bir ayrıcalık olmuyor.

Eşit dağıtmaya çalıştığım cipslerden, çocuklardan birinin biraz fazla aldığını fark ettim. Ama avucunu size uzatan bir çocuğa nasıl “hayır sen fazla aldın” diyebilirsiniz ki? Bana kalırsa aralarında en sevimlilerinden de biriydi bu çocuk. Ben paylaştırma ile meşgulken fark edemedim aldıkları cipsleri ne yaptıklarını. Birkaç dakika sonra Ese gösterdi, benim fazla aldığını düşündüğüm çocuk da dâhil birçok çocuk cipsleri evcilik oynadıkları taşların altına koymuştu cipsleri. Oyun devam ederken çocukları daha iyi anlamak için dikkatle izlemeye çalışıyordum. Çocuklardan biri diğer çocuğun ev olarak kullandığı taşı kaldırıp içinden iki tane cips aldı. Bu ev fazla cips aldığını düşündüğüm kıza aitti. Benim gibi o da gördü diğer çocuğun cipslerinden aldığını ama hiçbir şey söylemedi. Fazla aldı diye düşündüğüm kızın cipslerinin hepsini gelip geçerken diğerleri paylaştı. Zaten fazla almışsa da en fazla 3 - 5 parça fazla almıştı ama belli ki onu da kendine almamıştı. Avcı toplayıcı halkların paylaşımcı olduğunu ve gerek duyduklarından fazlayı kesinlikle almadıklarını okumuştum ama alıştığımız düzene bu kadar ters bir şeyi gerçekten gözlemleyene kadar inanmak zor geliyor. Haklarında okuduğum her şeyde ve onların yanında kaldığım her an bu paylaşımcılığa şahit oldum.


Biz çocuklarla bütün bunları yaşarken, çocukların arasındaki heyecanı gören bir baba, kendi atı önde, çocuğunun atı arkada yanımıza yanaştı. Ese, Efe atın üzerindeki küçük çocuğa da biraz cips verir misin diye soruyorlar, dedi. Kocaman atın üzerinde o kadar küçük bir çocuk görmek zaten inanılmaz sempatik bir görüntüydü, bir de cips almak için yanımıza geldiğini öğrendiğimde, çok daha sevimli göründü. O an cips bitmiş olsaydı kahrolurdum sanırım ama ona da yetecek kadar hala vardı. Her şeyden güzel olan ise çocuklardan biri durumu fark edip benden önce davrandı ve at üstündeki çocuğa kendi cipsinden verdi. Bende at üstündeki çocuğa ve kendi cipsini paylaşan çocuğa kalanlardan biraz daha pay ettim. Kendimce hala adalet sağlamaya çalışıyordum. Bu ufak döngüde çok ilginç bir şey vardı, at üstündeki çocuğa kendi cipsinden veren çocuk, fazla cips aldığını düşündüğüm kızın cipsinden alan çocuktu. Benim “az – fazla” diye tanımlamalarımın ne kadar yanlış olduğunu, bu olay tekrar ortaya koymuş oldu.



Hâlbuki çok değerli olması gerekmez miydi her bir cips? Sonuçta hepsi çocuktu ve en yakın markete at üstünde 2 gün mesafedelerdi. Belki daha önce hiç cips yememişlerdi veya kim bilir bir daha ne zaman yiyeceklerdi? Ulaşılması zor olduğu için daha değerli olması gerekirdi her bir cips parçasının. Benim kapitalist düzende gelişmiş olan iktisatçı zihnim böyle yorumluyordu ama belli ki, ben hepsini tek bir çocuğa versem bile adaletli bir şekilde paylaşacaklardı. Zaten adalet herkesin aynı sayıda alması demek olamazdı, eşitlik bir adalet değildir. Modern diye adlandırdığımız dünyada yanlış kavradığımız bir durum, “eşitlik ve adalet” kavramları arasındaki fark.



Bir paket cips adalet, eşitlik ve sevgi nedir 3 dakika içinde öğretmişti.

Video

Efe TANAY
@efetanay




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...