Ölümüne Yarış

Sınırlarınızı zorladığınızda gelişirsiniz. Nietzsche’nin dediği gibi; sizi öldürmeyen şey, güçlendirir.

Moskova’da katıldığım sıra dışı yarışmanın adının neden kahramanlar yarışı olduğunu bitirdiğimde daha iyi anladım. Yarışın zorlu parkurunu bitirebilmek bile kahraman gibi hissetmenize yetiyor.

Yarış sonrası fotoğraf.
Yaklaşık bin kişinin katıldığı yarışmayı 33. Olarak tamamladım. Ancak katılımcıların çoğunluğu takım olarak koştuğu için takımları geçmiş olmamı büyük bir başarı olarak saymamak lazım. Her takımda en az 1 kız bulunuyordu.


Moskova’ya daha bir hafta öncesinde yeniden kar yağmışken, soğukça bir havada 60 farklı askeri engeli ve 10 kilometrelik parkuru bitirmek başlı başına bir başarı aslında. Bunlar yetmezmiş gibi ben bir de süreye karşı yarışıp, dereceye girmek için kendimi sonuna kadar zorladım. Yarışmadaki engellerin bir kısmı, 2 – 3 derece soğuklukta olan su çukurlarından oluşuyordu. Durmadan bu sulara girmek sizi öyle bir şoka sokuyor ki, bildiğim hiçbir dilde bunu kelimelere dökemem. Durmadan koştuğunuz, tırmandığınız, atladığınız ve her türlü kas grubunuzu mütemadiyen çalıştırdığınız bir mücadele mevcut.

Yarışma Rus Ordusunun Alabino poligonunda gerçekleştirildi.

Soğuk suyun içine dalıp çıktıktan sonra 3 metrelik bir duvara sadece ellerinizi kullanarak tırmanmanız gerekiyor. Ardından dikenli tellerin altında sürünüyorsunuz. Sonra tekrar koşup bir başka zorlu engeli geçmeye çalışıyorsunuz ve bu böyle devam edip gidiyor. Dikenli tel engeli parkur boyunca birkaç kez vardı ve etraftan can havliyle bağıranlar, tellerin gerçekten can yaktığını test ederek öğreniyorlardı anlaşılan. Her dikenli tel engelinde bağıran sayısının azalması ise can acısının ne kadar iyi bir öğretmen olduğunun başka bir kanıtı olsa gerek.

Mücadele ne kadar zorlu ise başarmak o kadar haz verir.

Çamurların içinde süründükten sonra suyun altından yüzerek geçmeniz gereken engelleri sanki bilinçli bir sırayla koymuşlar. Kulaklarınızın içine kadar giren çamurdan, buz gibi suya girerek arınıyorsunuz ama temizlendiğiniz pek söylenemez, zira su da çamur renginde.

Tamamen bitap haldeyken yarışma fotoğrafçısı yakalamış bu anı. Fotoğrafın hemen ardından, suya atlayıp koşuya devam ettim.

İnanılmaz büyük bir hırsla başladığım yarışmada bana ölümcül darbeyi vuran buz gibi su çukurları oldu. Ölümcül dediysem lafın gelişi de değil, yaklaşık sekizinci kilometrede hipodermiye yakalandım. Hipodermi vücudun üretebildiğinden fazla ısı kaybetmesi olarak tanımlanıyor. Vücut kendi sıcaklığına tam geri dönecekken tekrardan 2 derecelik suya atlamak, bir hışımla içinden çıkıp son sürat koşmaya devam edip, engelleri aştıktan sonra tekrar soğuk suya dalıp çıkmaktan artık vücudum bir noktada kendini ısıtamaz hale geldi.


Hipotermi, vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesi ile başlıyor. Ardından organlar işlevsiz hale geliyor, düzene girememesi halinde ise kalp durmasına yol açarak ölümünüze sebep oluyor. İlk belirtileri ise kontrol edilemez vücut titremeleri. Yarışmanın özellikle son kilometrelerinde her noktada askeri ambulanslar leblebi gibi yarışmacı topluyordu.

Yatay bir tırmanma duvarının üzerinde artık titremeyi kontrol edemez hale geldiğimde, riskle yüzleştim. Hipoderminin tehlikesini biliyordum, sonucunun ne olabileceğini de. Duvarın üstüne zor bela çıkmıştım ve aşağıdaki suya atlamam gerekiyordu. Görevli bir asker durumumu fark edip beni kenara çekti. Belli ki sorma gereği bile duymadan beni ambulansa götürüyordu. O ara çok süre kaybettim ama artık derecemden ziyade yarışı bitirip bitiremeyeceğim asıl soru haline gelmişti.

Engellerin çoğunun altında su çukurları vardı. Soğuk suya düşme korkusu gerçekten motive edici.

Kaç kilometre kaldı?

Kaç kilometre kaldı diye, sordum askere. Çenemin titremesinden ne dediğimi anlamadı. Sanırım 5 kere aynı soruyu tekrar ettim. Söylediğim o kadar anlaşılmıyordu ki, Rusça bilmediğimi düşündü. En sonuncusunda cevabı aldım. 2 kilometre. O an aklıma pişmanlık hissi geldi. Bitiremezsem yaşayacağım pişmanlık benim için hipotermiden daha ölümcüldü. Pişmanlık hissinin korkusu ile kendi kendimi motive ettim.

-       Devam edeceğim.
(Asker kolumu bırakmadan önce tam 3 kere daha sordu)
-       Devam edecek gibi görünmüyorsun, emin misin?
-       Da, da, da…

Asker kolumu bıraktığı gibi koşmaya başladım. Baştan aşağı su içindeydim ve titreyerek koşuyordum. Belki tehlikeli bir karardı ama vücudumu doğru dinledim. Ritmimi korur ve tekrar suya girmezsem tehlikeyi atlatabilirdim. Bir süre en fazla dize kadar sular ve kas ağırlıklı engeller vardı. O kısa süreç beni kendime getirdi ama boy hizasında suya girmemi gerektiren yeni bir engel önümde belirince kısa bir tereddüt yaşadım. İki seçeneğim vardı, ya ayrışmayı bırakacaktım ya da o suya girip sonuçlarına katlanacaktım. Daha fazla beklersem girmeye tereddüt ederim diye resmen beynimle vücuduma komut verip kendi kendimi bir nevi suya ittirdim.

Sırılsıklam halime rağmen koşuya devam ederken.


Suda ne kadar az kalırsam o kadar hızlı toparlanırsın, hadi Efe, diye kendimi motive edip sadece önüme bakıyordum. Etraftakiler, konuşulanlar, çevrede olup bitenlerin farkında bile değildim. Sudan çıktığımda hala koşabilir haldeydim ve aynı hızla yoluma devam ettim. O noktadan sonra bel hizasında 100 metrelik bir su engeli daha çıktı, sonrasında da balçık üzerinde bata çıka koşmak gerekiyordu. Hipodermi ile mücadele etmem yetmiyormuş gibi birden hayatımda yaşadığım en acı kramp girdi bacağıma. Kramp acısı maraton yarışından yabancı olmadığım bir acı ama bu seferki bir başkaydı. Can havliyle yere yığılınca iki kişi yanıma gelip, gerdirme yaparak kasları rahatlatmaya çalıştılar. O sırada doktor geldi ve bir müddet de o devam etti. Bense çamurların üzerinde bitap bir şekilde yığılmıştım. Bu iki dakikalık duraksama hipodermiyi tekrardan başlattı. Doktor telsizle sedye istemiş olacak ki, ambulanstan sedye ile yanıma geldiler. Ben devam etmek istediğimi söylediğimde ise tekrar tekrar emin olup olmadığımı sordular. Sonrasında da, adımı soyadımı aldılar. O noktadan sonra geçtiğim her engeldeki askerlerin beni özellikle izlediğini fark ettim.



Belki yarışma numaramdan, belki kıyafetimden beni ayırt edip her engel sonrası “Devam etmek istiyor musun?” diye soruyorlardı. Bende yarışı bırakmayı onuruma yediremiyordum. Eski araba lastiklerinden oluşturulmuş zorlu bir engelden çıkarken, bir asker elimden tutup yardım etti ve aynı soru, aynı cevap tekrarını yaşadık. Sonrada elindeki telsizle “Tamam geldi, yaşıyor. Devam etmek istiyormuş” dedi. Yaşıyor, dediğini çok net hatırlıyorum, bir nevi mecaz yapmıştı elbette ki ama bir yerde yığılıp kalmamdan da endişe ediyorlardı bence.

Nefes nefese vardığım engeli geçmeden önce son soluğumu alırken.
O noktadan sonra bitmek bilmeyen su engellerinin belki de en zorlusuna geldim. İçinde sürünerek gittiğiniz suyun üst tarafı dikenli tellerle kaplı. Sürünmeye başladığınızda dikenli tellerden dolayı dışarıdan birinin gelip size yardım etmesi çok zor. Dolayısıyla kendinizi kaybetmeniz için olabilecek en tehlikeli yer. Görevli asker pür dikkat bana, bende pür dikkat engelin çıkış noktasına bakıyordum. O bitap halime rağmen baya hızlı hareket ediyordum çünkü boynuma kadar suyun içindeydim ve askerinde beni durmadan uyardığı gibi, engeli hızlı bir şekilde geçmem gerekiyordu. Suyun içinde kaldığım fazladan her saniye vücut ısımı düşürüyordu. Bu engel sonrası moral de kazandım. Artık bitiş çizgisindekilerin çığlıkları duyuluyordu. Ciddi bir hızla başladığım yarışı, daha da fazla zaman kaybetmeden bitirme gayretiyle kendimi sonuna kadar zorladım.

Yarışmacılarda elektronik çipler vardı ve onları düzene koyup internetten yayımladıklarında öğrendim sonucu. Bin kişi içinden 33. olarak bitirmiştim.



Yarışmanın adı gibi kahramanlara layık bir bitiş dizayn etmişler. Nehr üzerindeki bir köprüden geçerek kalabalığın arasına varıyorsunuz ve yarışmanın en zorlu engelini olan 6 metre yüksekliğindeki engeli aştıktan sonra bitiş çizgisini geçiyorsunuz. 


Efe TANAY
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...