GÜZELLİK ETKİSİ

Güzel bir kadına yardım için erkekler birbiriyle yarışır. Yakışıklı bir erkekse, kadınları ikna etmede her zaman avantajlıdır. Ama çekici olmak kadın ve erkek için hayatı gerçekten kolaylaştırır mı?

Gerek duymadığınız ilgi sizi rahatsız edebilir veya sırf sizinle iletişim kurabilmek için karşınızdaki işinizi zorlaştırıyor da olabilir. Güzel kızların “keşke böyle dikkat çekici olmasam” dediğini çok duymuşumdur. Çünkü yersiz ilgi can sıkıcı olabilir. Özellikle ilgi göstermediğiniz birinden gelen ilgi oldukça rahatsız edicidir. Erkeklerin çekici bir kadın gördüklerinde kontrol mekanizmalarının ciddi şekilde dağıldığını tartışmaya bile gerek yok. Fakat kadınlarda aynı durum çok daha kontrol altındadır. Hal böyle olunca da kadınlar erkeklere kıyasla bu konudan daha muzdariptirler.

- Senin için ölürüm.
- Teşekkürler.


Peki, bu ilgi her zaman rahatsız edici midir? Hiçbir zaman işe yaramaz mı?
Emin olun alımlı bir kadınsanız, işlerinizi daha hızlı hallettirebilir, iade alınmayan malları iade edebilir, hatta bazen ilk kez gittiğiniz bir yerde bile bir anda bütün yiyip içtikleriniz müessesenin ikramı olabilir.

Ama önemli olan çekici kadınların, “Her şey ne kadar kolay”, “Herkes melek gibi” diyerek tozpembe bir dünyada olduklarını sanmamaları, çünkü kadınların hayatını kolaylaştıran her erkek aslında bunu bir beklentiyle yapar ve çoğu erkek bir yatırımcı misali size yaptığı iyiliğin kendisine ateşli bir teşekkür olarak döneceğini hayal eder. İşte bu beklentilerdir aslında işleri zorlaştıran. Yoksa bedava hiçbir ürün ya da beklenmeyen hiçbir sıra rahatsız edici değildir.

Peki ne yapmalı?

Böyle durumlarla karşılaşan kadınların, erkeklerdeki bu düşünce yapısını iyi kavramış olması yeterli aslında. Farkında olarak attığınız adımlar sonra karşılayamayacağınız beklentileri de ortadan kaldırır. Tabi siz ne yaparsanız yapın, etrafta her zaman sizi borç altına sokmak için can atan erkekler olacaktır. Ama eğer farkında olursanız bunu engelleyebilecek olan da, fırsat verecek olan da siz olursunuz.


Hatta bu dezavantajı avantaja çeviren birçok zeki kız da yok değil etrafta, işte onlar da hayatın normal halini yalnızca bir kadınla karşı karşıya geldiklerinde fark ediyorlar.

Efe TANAY

EFSANEVİ AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONASI’NIN UNUTULMAZ HİKAYESİ (İSVİÇRE)

Türk tarihinin en başarılı Avrupa Şampiyonasını izleyeceğimi bilmeden gittim İsviçre'ye. Türkiye ilk maçını Portekiz’e karşı kaybettikten sonra ikinci maçını İsviçre’ye karşı oynayacaktı. Ev sahibi İsviçre’nin de, Türkiye’nin de turnuvaya devam edebilmesi için maçı mutlaka kazanması gerekiyordu. İşte tam da böylesine ölüm kalım meselesi haline gelmiş bir atmosferde maç günü İsviçre’ye vardım.

Maçın oynanacağı Basel şehrine, bir sürü oyuncu, şarkıcı, işadamı ve gazeteciyle birlikte aynı uçakta geldim. Türkiye'den maça akın vardı. Uçaktan indiğim gibi çantamı emanete verip. İsviçre'de yaşayan Türk arkadaşım Evren ve onun Türk arkadaşlarıyla buluştum. Formalarımızı giydik ve karnaval havasındaki şehirde sloganlar atarak dolaşan kalabalık bir Türk gruba dahil olduk. Karaborsadan bilet bulmam gerekiyordu. Gelmeden önce değil stadyuma giriş bileti bulmak uçakta bile zor yer bulabilmiştim. O günlerde Türkiye’de hayat durmuş, bu maç bekleniyordu ve bir Türk için o statta yer bulmanın para karşılığı yoktu. 

Maç öncesi şehir meydanında hatıra fotoğrafı. (Sol yukarıdaki benim)

Maç saati geldiğinde bütün grup stat önünde benim için bilet aramaya koyulduk. Almanya’dan gelen bir kaç Türk gençle tanıştım, bir arkadaşları gelememişti ve onun biletini satabileceklerini söylediler. Fiyatını sorunca, neyse normal fiyatı ona satarım dedi. Arzın böylesine yüksek olduğu bir maça bilet için ne talep etse normaldi aslında. Benim param yetmezdi ama bir başkasına 1.000 avroya satabileceği bileti bana 70 avroya sattı. “Taaa.. Türkiye’den gelmişsin lafı mı olur” diye de ekledi. Sadece futbolcuların arasında değil bütün her yerde birlik ve beraberlik vardı.

Maçın ilk dakikaları
Maçı, 1-0 geriye düştükten sonra ikinci yarıda 2 gol atarak son anda 2-1’e çevirerek kazanmıştık. Maçı yüreğimiz ağzımızda atlatmıştık. Ertesi gün İsviçre televizyonundan maçı izlerken bir avuç Türkün maçı kazanmak için stadı inletircesine bağırdığından bahsediyorlardı, işte o an daha da gururlanmıştım. Normalde futbola düşkün olmayan ben, bir sonraki maçı sabırsızlıkla bekler hale geldim. Şehrin merkezinde kurulan dev ekranlarda ya da arkadaşlarımızın evinde her gün bir ülkenin maçını izliyorduk. Evren’in hangi ülkeden arkadaşlarıylaysak da o ülkeyi tutuyorduk haliyle. İşin garibiyse Evren’in İsviçre’deki en iyi iki arkadaşından biri Çek (Patrik), diğeri de Hırvat’tı (Boris). Türkiye’nin ise İsviçre galibiyetinden sonraki maçları sırayla Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçlarıydı. Bende son birkaç günü Boris ve Patrik’le geçirmiştim ve sonunda Çek Cumhuriyeti maçı gelip çattığında hep beraber stada gittik. Boris de gelmişti maça çünkü Çek Cumhuriyeti ve Türkiye maçının kazananıyla Hırvatistan’ın oynayacağı kesinleşmişti. Yani özetle 3 samimi arkadaş olan Evren, Boris ve Patrik’ten yalnızca birisi sevinecekti.

Hep beraber Çek Cumhuriyeti - Türkiye maçını beklerken. Sol üst köşede Patrik (Çek) ve sağ uzak köşede gri eşoftmanlı Boris (Hırvat)

Patrik ve Boris statta bizim tam karşımızdaki yere geçtiler. Biz bir kalenin arkasındaydık, onlar diğer kalenin. Maç başladı, Türkiye 1 gol yedi, sonra 1 gol daha. İsviçre maçından geriye düşmeye alışmıştık ama 2-0’lık bir skordan sonra stadyumun diğer ucundan Evren’in cep telefonuna mesaj geldi, “buraya kadarmış” yazıyordu mesajda. 

İkinci yarı başladı, kaleler değişti, artık Çeklerin kalesinin arkasındaydık ve kalede o dönem dünyanın en iyi kalecisi kabul edilen Petr Cech vardı. Dünyanın en iyi kalecisine karşı kalan 30 dakikada tam 3 gol atmamız gerekiyordu kaldı ki, bu takımdan daha yeni 2 gol yemiştik. Yani bizim o stadyumdan mutlu ayrılmamız mucizelere kalmıştı. Bugün aradan yıllar geçti ama hala arada bir maçın o dakikalarını açıp izlerim. Gözümle görmüş olsam da, bizzat o statta o anı yaşamış olsam da, inanılmaz bir mucize gibiydi o gün orada yaşananlar. Maçın bitimine son 15 dakika kala 1-2-3 derken nefes kesen 3 gol attık. O gün Avrupa’nın her yerinden gelen binlerce Türk İsviçre caddelerinde sabaha kadar eğlendi. Evren’se Parik’e cevap olarak hiçbir mesaj atmadı. Ertesi gün Boris, Patrik’in moralinin ne derece bozuk olduğunu anlatırken, "gerçekten Türkler inanılmaz oynadı" diyordu ve 3 gün sonra vatandaşı olduğu Hırvatistan’ı da hiç farklı olmayan bir şekilde yeneceğimizdense habersizdi.

İsviçre haber sitesinde yayınlanan bir fotoğrafta, gol sonrası Evren'le birbirimize sarılışımız, görülüyor.



Soldan sağa; Ben (Efe Tanay), Boris, Evren, Patrik. Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan Maçlarından
önce gece hep beraberken.


Çek Cumhuriyeti Maçına giderken Evren ve Patrik yan yana.

O günlerle ilgili en iyi hatırımda kalan şey, her gün milli takım formasıyla sokağa çıktığım. Futbola aslında çok az ilgim vardı ama futboldan öte bir şeydi beni teşvik eden. Hemen her gün Türk arkadaşımızın dönercisine gidiyorduk. Girişine kocaman bir Türk bayrağı asmıştı, “İsviçreliler görsün” diyordu. Biraz İsviçreli müşterisi azalmıştı bayraktan dolayı ama pek umurunda değildi. Avrupa’da hor görülen Türkler şimdi gurur duydukları bir şey yaşıyorlardı, hem de ev sahibi ülkeyi ve turnuvanın favori takımlarından birini yenerek yapmışlardı bunu, sıradaysa İngiltere’yi dize getirerek turnuvaya katılan güçlü Hırvatistan vardı.

Maç Viyana’da oynanacağı için gidememiştik. Kaldığımız şehir Zürih’ten komşu ülke Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gitmek biraz masraflı olacaktı ve biz de şehrin merkezine kurulan dev ekrandan maçı izlemeye karar verdik. İnanılmaz heyecanlı zamanlardı. Evren tercüme etmişti, İsviçreli gazetelerden biri maçın sonucunu şöyle tahmin ediyordu; "Türkler 3 avans verir 4’te biter". Her maçta geriye düşüp kazanmamıza esprili bir atıf yapıyorlardı. Aslında gerçek payı da yok değildi çünkü Hırvatistan maçını da, diğer iki maç gibi son anda kazanacaktık. Maç golsüz berabere bittikten sonra uzatmaların bitimine 2 dakika kala gol yedik. İnanılacak şey değildi. Uzatma süresiyle birlikte 118 dakika gol atamadığınız bir takıma son 2 dakikada gol atabilme ihtimalimiz şimdi düşününce imkânsız geliyor ama İsviçreli spiker bile “maç bitmeden Türkler bitmez” diyordu. Haklıydı da çünkü nöbetçi golcümüz Semih Şentürk sahadaydı ve kaybetme ihtimalini hiç düşünmemişti bile. Maç berabere sona erdi. Hırvatlar şoktaydı, tam kazandıklarını sandıkları anda maçı penaltılara taşımıştık ve de o moralle de maçı penaltılarda kazandık.

Maç sonrası galibiyet sevinci, Serdar Gülşeker ile birlikte.


O günden sonra Boris’i hiç görmedim. Evinde bile kalmıştım, kısa sürede çok samimi olmuştuk ama bir anda, hem de resmen son saniyede atılan bir golle yenilince sanırım insan biraz hisleniyor. Bunun nasıl bir şey olduğunuysa birkaç gün sonraki Almanya ile oynayacağımız yarıfinal maçında anlayacaktım. Maçın son 5 dakikasına 2-2 berabere girdiğimiz Almanya’ya son anda 3-2 kaybettiğimizde, yıkılmamıştım ama hep kazandığımız gibi kaybetmemiz bir ders gibi gelmişti bana. Tesellimizse, şehrin yarısını kaplayan Almanların gördükleri Türkleri tebrik etmeleriydi. Kart cezalıları, sakatlar ve diğer eksiklere rağmen iyi mücadele vermiştik. Almanya maçına gitmek için Federasyondan bilet ayarlamıştım, hatta adıma yazdırdığım bileti satın almıştım da. Fakat biletin parasını verdikten sonra neredeyse hiç param kalmıyordu. Düşündüm taşındım ve maçı stadın dışındaki dev ekrandan izlemeye karar verdim. Biletimiyse tıpkı bana İsviçre maçında bilet satan Almanya doğumlu Türk’ün yaptığı gibi aldığım paraya bir başka Almanya doğumlu Türk’e sattım. Almanya’da doğup büyümüştü, İsviçre’deki Türkiye-Almanya maçına Türkiye taraftarı olarak gelmişti. Biraz şaşırır gibi oldu bileti asıl parasına satmama ama o da fark etmişti ki açık bir dayanışma vardı ve o stada benim yerime girdiğinde sesi kısılana kadar var gücüyle bağıracaktı.



Evren, 2011 yılında kap yetmezliğinden İsviçre’nin Zürih şehrinde hayata gözlerini yumdu. Bu yazıyı senin hatırana yazdım. Nur içinde yat kardeşim.


Efe TANAY

BİR MELEKLE TANIŞMA HİKÂYESİ (MİRANDA KERR)



Güzelliğiyle büyüleyen Victoria's Secret meleği ve Orlando Bloom’un eski eşi Miranda Kerr tanışana dek gerçek olduğuna şüphe duyduğum biriydi.

Annem hep iyi düşün iyi olsun demiştir ama yeryüzündeki 8 milyar insandan birini düşünüp de onunla karşılaşabileceğim pek aklıma gelmemişti doğrusu.
3. Kez New York’taydım ve union meydanına yıllar önce tanıştığım bir Amerikalı arkadaşımla buluşmaya gidiyordum. Yolda 4 İspanyol turist Victoria's Secret’ın yerini sorunca benim de aklıma hayatımda en çok tanışmak istediğim ve ayrıca bana göre de dünya’nın en güzel ve sempatik kadını olan Victoria's Secret’ın Avustralyalı meleği Miranda Kerr gelmişti. Zaten yeryüzünde tanışmak isteyeceğim bir Brad Pitt, bir de Miranda Kerr vardı ve bende bir tanesiyle birkaç dakika sonra tanışacağımın farkında olmadan yürüyordum.
Biraz erken vardım arkadaşımla buluşacağımız yere ve meydanın köşesinde gitar çalan sokak çalgıcılarını dinleyerek zaman geçirmeye başladım. Daha 2 dakika olmamıştı ki bir anda 5 metre yanımda Miranda’ya biraz fazla benzeyen biri belirmişti. Kendi kendime “çok düşündün, hayal kuruyorsun, kendine gel” dediğimi unutamiyorum. Hem zaten Miranda Kerr o zamanlar yeni doğum yapmıştı ve bir insanın doğumdan bir kaç ay sonra bu kadar formda olabilmesi pek mümkün gelmemişti bana.

Eeski eşi Orlando Bloom ile birlikte.


Yanımda duran kişinin Miranda Kerr olmadığına kendimi ikna etmeye çalışıyordum aslında çünkü bünyem henüz böyle bir şoka hazır olmayabilirdi. İçten içe tüm bu bocalamaları yaşarken, kendisi birden durduğu yerden iyice dibime kadar geldi. Evren resmen bana, gösterdim olmadı, al şimdi yanına kadar getirdim artık sende iki çift laf ediver diyordu.
Nasılsa o değildir, kendi kendime kuruntu yapıyorum diyerek lafa girdim aslında.

Yıllar önce Leonardo DiCaprio ile yine New York'ta tanıştığımda fotoğraf çekilmemiştim ama Miranda Kerr'le fotoğraf çekilmemek olmazdı.

Aslında ne diyeceğimi şaşırmıştım ama Miranda samimi ve içten tavrıyla çok yakın davrandı. Victoria's Secret’in bir çekimi için Orlando Bloom’la birlikte New York’taydılar ama Orlando arkamızda bebekle ilgilendiği için onunla konuşamamıştım. Şimdi dönüp düşünüyorum da ne inanılmaz bir rastlantıydı, kendisiyle sokakta denk gelebilme ihtimalimi düşünmüştüm ve dakikalar sonra yan yanaydık.


Not: Ağzım en fazla o kadar açılıyor.
Efe TANAY

JAMAİKA'DA BİR UYUŞTURUCU KAÇAKCISI

-          NE İŞ YAPIYORSUNUZ?
-          BEN UYUŞTURUCU KAÇAKCISIYIM.

Sürprizle dolu Jamaika’da, ne 9 kez Olimpiyat Şampiyonu olmuş Usain Bolt’un antrenmanını izlediğimde ne de Bob Marley’in evini gezdiğimde, tanıştığım uyuşturucu kaçakcısının tarlasına gittiğim günkü kadar şaşkınlık yaşadım.


Jamaika’nın bir deniz kıyısı kasabası olan Negril sahilinde sabah koşusu yaparken yanıma gelen bir zenciyle muhabbet etmeye başlamıştım ve bir süre sonra konuşma arasında, “ben uyuşturucu kaçakcısıyım” dediğinde tabiî ki yanlış anladığımı düşündüm. Aynı soru ve cevap, iki kez daha tekrarlandıktan sonra doğru anladığıma emin oldum ama bu kez de şaka yaptığını düşünmeye başladım. 10 Dakikalık muhabbetimizden sonra, “istersen seni Marihuana tarlama götüreyim“ dediğinde şaşkınlığımdan bir süre cevap bile veremedim ama sonra yalnızca Jamaika’da alabileceğim bu çılgın teklifi, kabul ettim. Uyuşturucu satıcısı ve bir adamıyla birlikte arabalarında 45 dakika yol gittim. Ardından bir köye vardık ve arabadan inip ormanın içerisindeki bir nehri geçtik, ağaçların arasında ilerledik ve son olarak da ormanın derinliklerindeki ıssız bir sazlığa vardık.
Belki çok kişiye, Dünya’nın öbür ucunda yalnızca 10 dakikalığına tanıdığınız, dahası uyuşturucu kaçakcısı olduğunu söyleyen biriyle, yalnız başınıza, ormanın ortasında ıssız bir yere gitmek pek akıllıca gelmeyebilir ama zaten böyle tedirginlikleriniz varsa bu derece ilginç hatıralarınız da yoktur. Zira ilk kez yurtdışında bu derece çılgın bir şey yapmıyordum ama kesinlikle bu olay unutulmazlarım arasındadır.
Tarlaya vardıktan sonra dönüp, “bu arada avukat olduğumu söylemiş miydim?” dediğimde ise adamların yüzlerinde oluşan o tedirgin ifadeyi kelimelere dökebilmem mümkün değil. Ama ardından havayı hemen yumuşattım, zira ortada tedirgin olması gereken biri varsa o ben olmalıydım ve Jamaika’nın ücra bir ormanı son nefesinizi vermeniz için pek de uygun bir yer değil.
Bu koca tarlayı polisten gizlemeyi nasıl başardığını sorduğumda ise gerçekten bir iş adamı edasıyla cevap vermişti “Ben açgözlü değilim, işimi büyütüp de göze batmıyorum. Polis büyüklerin peşinde benim gibilerle zaman kaybetmez”.



Vardığımız alanda sazlıkların arasından bir sürü tarla çıkıyordu ve 7 ayrı tarlanın toplam büyüklüğü 2 tenis kortu kadardı. Yakındaki köylülerin kendisini ele vermemesi için onlara da küçük bir pay verdiği, ufak parçalar halinde nasıl satış yaptığı, müşterilerini nasıl bulduğu gibi birçok önemli konuyu da benimle paylaşan satıcı, daha sonra beni 45 dakikalık yolu geri dönerek otelime kadar bıraktığında bende teşekkür olarak kendisine biraz para verdim.


Tarlanın küçük bir bölümünde poz verirken ki halim.


Artık birçok ülkede yasal olan Marihuana, Jamaika’yı gezdiğim tarihte orada yasal değildi ancak artık orada da yasal. Muhtemelen bizim kaçakçının işleri de zora girmiştir.

Sayfayı Facebookta takip etmek için buraya tıklayınız.
Efe Tanay
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...