Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Afrika'da Hırsızların Peşinde

Afrika'da o sabah sanki dolandırıcı kovalayacağımı biliyormuşcasına spor ayakkabı giyerek çıktım kaldığım hostelden. Günlerdir Afrika’daydım ama ilk kez o gün terlik yerine ayakkabı giyesim gelmişti. 

Yol boyunca internetin dahi olmadığı yerlerden geçmiş, gittiğim yollarda günlerce turist dahi görmediğim olmuştu. Buralarda düşük bütçeyle tek başına seyahat eden her turist gibi güvenliğimi tehlikeye atan farklı riskler alıyordum ama bir turist grubuyla gezmektense her türlü riski 10 kez almaya razıydım. Bunlradan biri de sokakta döviz bozdurmaktı. 

Zambiya - Livingstone'daki Viktoria şelaleleri dolandırıcı kovalamacasından sonra ki durağımdı.

Kovalamaca

İki kelime oyunu, bir el çabukluğu ile tongaya getirdi beni Zimbiyalı dövizci. Siyah bir takım elbisesi, ekşi bir yüz ifadesi, hafif de kilosu vardı. Eli ayağı durmayan, hareketli biriydi ama o an için şüphe uyandırdığını söyleyemem doğrusu. Dövizi bozdurmak için vereceğini söylediği para ile verdiği miktar farklıydı. 100 Dolarımı almış ama bana söylediğinden çok daha az para vermişti. Tedbir olarak sadece 100 dolar bozduruyordum ve adamı da göz hizamdan kaybetmeden aldığım parayı dikkatlice sayıyordum. Eksik olduğunu fark edince, dibine kadar gidip, dikildim. Derdimin verdiğim parayı geri almak olduğunu, o da biliyordu ve aslında bu hamleyi bekliyordu. Aramızdaki boy farkından dolayı başını yukarı kaldırarak, “Tamam bozdurmak istemiyorsan al paranı” dedi ve 100 doları geri uzattı. Oltaya gelmiştim ama bir tezgahın içinde olduğunu anlamam biraz zaman aldı.

Hostelde tanıştığım bir başka Türk gezgin Rahmi (Rahmi Cekmen), hemen yakındaki döviz bürosunu gösterdi. “Aaa… döviz bürosu mu varmış burada, iyi bari normal kurdan bozdururuz” diyerek girdik içeri. Adamdan geri aldığım 100 doları uzattığımda, tezgahın diğer ucundaki kadın paraya bile dokunman kafasını kaldırıp, “bu para sahte” dedi. Belli ki, kadın her gün bizim gibi kurbanlarla karşılaşıyordu. Bir aydınlanma yaşayarak “oğlum adam bize sahte para vermiş …” diyerek, Afrika’nın ortasında ana avrat bastık kalayı. Kaşla göz arasında parayı değiştirmişlerdi. Ben, düşük kurdan bozdurup kazıklanmaktan kurtuldum sanarken, adam paranın hepsine göz dikmiş ve elime oyuncak para tutuşturup göndermiş. 

Böyle anlarda insan bir anda hafifliyor. Beyne onlarca farklı his bir anda yüklenince, sistemler insana kısa süreli bir yavaşlama yaşatıyor sanırım. Ben o duraksamayı üstümden atana kadar Rahmi deparı basmıştı bile. Ardından da ben çıktım, birbirine karışmış o hislerle doğru düzgün koşamıyordum. Şehirdeki en geniş caddedeydik ve çok ileride bir yerde bizim adamın ve yanındaki yaltakçısının sola doğru döndüğünü gördüm. Hafif hafif kendime gelirken Rahmi’yi yakaladım. Adamların döndüğü ilk dönemeci geçince düz bir ara sokak vardı ve sonrasında arka mahalleler başlıyordu. O ilk dönemeçten sonra iyice hızlandım. Ellerim terlemiş, nabzım bir anda motor gibi atmaya başlamıştı. Derdim kesinlikle para değildi, beni aptal yerine koyan o beleşçiye iyi bir ders vermeliydim, yoksa kim bilir kaç gece uyuyamazdım. 

Öfke, içimde büyük bir enerji patlamasına sebep olmuş ve bir anda o hırsla Afrika’nın izbe köşelerinde suçlu kovalamaya başlamıştım. Herkesin sonradan sorduğu soru, o an hiç aklımdan geçmedi, ‘Yanına gittiğinde ya seni bıçaklarsa?’. İki - üç sokak sona Rahmi’yi kaybettim, ayağında terlik vardı ve taş toprak yollarda zorlanıyordu. İlk dönemeçten bu yana adamları görmüyordum. Sokaklar dar, kısa ve keşmekeşti. Adamlar izlerini kaybettirmek için durmadan yön değiştiriyordu. Bende her dönemeçte etraftakilere dönüp avazım çıktığı kadar bağırıyordum, “Nereye gittiler?”.

Son yıllarda Rusya’da onlarca koşu yarışına katılmıştım. Hatta bazıları komando yarışları gibi çılgın engellerin olduğu yarışlardı. Haftanın hemen her günü antrenman yapıyordum ve hayatımın en formda dönemindeydim. Zavallı hırsızın izini kaybettirmekten başka hiçbir şansı yoktu aslında. Belki parayı elime tutuşturduğunda, sahte olduğunu bu kadar hızlı öğrenebileceğimi düşünmemişti, belki de avucunun içi gibi bildiği mahallesinde izini kaybettireceğine güvenmişti ama her dönemeçte en az 4 – 5 kişi yolu gösteriyordu. Onların yardımı olmasa ne kadar hızlı koştuğumun hiçbir önemi kalmazdı. Hayatta olduğu gibi burada da, doğru yöne gitmek hızlı gitmekten çok daha önemliydi. Ama benim o an, her ikisini birden yapmam gerekiyordu. Turistlerin hiçbir şekilde gireceği yerler değildi buralar ama biz tozunu dumana katıyorduk.

Kendimi hep hayranı olduğum polisiye filmlerinin içinde bulmuştum aslında, hem de sadece 100 dolar karşılığında. Yaşadığım adrenalin ve heyecan, Tayland’da bungee jumping yaparken yaşadığımdan bile kat be kat fazlaydı. Bir an için makul bir fiyata unutulmaz bir turist eğlencesi gibi gelmişti olay. Yakalamacanın ortasında, durdurup bu bir oyundu, devam etmek istiyorsanız biraz daha para yatırmanız gerekiyor deseler, eminim bir o kadar daha para verirdim. Sanki aklımda bölüm sonu canavarını yakalamaktan başka bir şey yoktu. Öylesine heyecanlanmış, öylesine kaptırmıştım ki kendimi, paranın bir önemi kalmamıştı. James Bond filmlerinde olduğu gibi, ilginç bir ülkede mükemmel bir kovalamaca sahnesi yaşıyordum. Kırık dökük, fakir ve pis bu mahalle sanki bir dekor, her bir detay da ayrı bir efekt gibiydi. Bu tehlikeli yerlerde kötü adamın peşinden koşarken, sokaklardaki gariban halk bana yardım ediyordu ama buralar kötü adamın çöplüğüydü ve senaryoya göre benim pek bir şansımın olmaması gerekiyordu.  Derken, derme çatma evler ve dar sokaklar bitti. Toprak bir meydana geldim. Uzaktaki köşeyi dönerlerken gördüm bizim dolandırıcıları. Zavallı adamlar, deli gibi antrenmanlı bir turiste çatmışlardı ve o gün tamamen şans eseri giymeye karar verdiğim spor ayakkabılarımın da yardımıyla tempomu maksimuma çıkarttım. Yıllar önce Jamaika’da tanıştığım Usain Bolt görse hayran kalırdı.

Aklıma koymuştum, bu, o dolandırıcının son işi olacaktı. O göz temasını kaybetmeye hiç niyetim yoktu, hedefe çok yaklaşmıştım. Bir pazar yerinin karşısında artık yorgunluktan temposunu düşürdüğü anda arkasından gelip ensesine, elimi, adaletin kılıcı gibi indirdim. Beni gördüğünde korkudan mücadele etmeyi aklından bile geçiremedi. Hızlıca paramı geri verip, af dilemeye başladı. Kandırıldığım için öfke doluydum, dakikalardır koştuğum için de ısınmıştım, gerekirse ikisiyle birden dövüşmeye hazırdım ve yakaladığım o enseyi bırakmaya hiç niyetim yoktu. Elimi ensesine öyle sert indirmiştim ki, karşılık verirse nasıl bir karşılık alacağını anlamıştı. Polis diye bağırdığımda arbedeyi gören pazardaki halk yardıma koştu ve bir dakika geçmeden polis kelepçesini takmıştı bile. Şaşkın hırsız kaçarken adliyenin önünden geçme gafletinde bulunmuş ve polisler ortada bir durum olduğunu anlayıp peşimize takılmışlar. Pazar alanındaki hengâmeden çıkarken Rahmi gelmiş, olayı videoya almaya başlamıştı.

Rahmi ve ben karakoldayken.
Arkada da başroldeki dolandırıcı.
Son pişmanlık fayda etmez.


Karakoldaki ifademden sonra aynı sokakları yürüyerek dönerken, halkın coşkulu ilgisi ile karşılaştım. “Yakaladın mı onu evlat, helal olsun” tarzındaki övgüler şehirde kaldığım iki gün boyunca ufak çapta bir şöhret yaşamama sebep olmuştu. Ardından, Zambiya’nın hırsız avcısı, yeni serüvenleri için Güney’e, Botsvana’ya doğru yol aldı…

Efe TANAY
İnstagram: @efetanay


Aşağıdaki YouTube videosunun 3:54 dakikasında hırsızın yakalanma anını izleyebilirsiniz.

Ayrıca videonun biraz daha uzun versiyonunu Facebookta izlemek için buraya tıklayabilirsiniz: SeyyarKalem



Ülkenin En Zekisi 5 Yaşında (Myanmar)


Bir avukat olarak Küba’da ve Fas’ta duruşma izleme hevesim neredeyse tutuklanma ile sonuçlanıyordu, Myanmar’ın başkenti Yangon’da da aynı riski almamak için binaya girmeden önce kurallardan emin olmak istemiştim. Kuralları ve fotoğraf çekep çekemeyeceğimi öğrenmek istiyordum ama etrafta ingilizce bilen bir kişi bile yoktu. Bir anda 5 yaşlarında küçük bir çocuk benim kapıdaki görevlilierle iletişim sorunu yaşadığımı görünce yanıma gelip iyi bir ingilizceyle, yardım edip edemeyeceğini sordu.

Sabun gibi görünen bu kremi Myanmarda hemen herkes yüzüne sürmekte.

Sonradan ailesi ile tahtadan yapılma bir barakada yaşadığını öğrendim. Zor bir hayat yaşadığı her halinden belliydi, İngilizceyi de turistlerle konuşarak öğrendiğini söylemişti. İngilizce öğretmenlerinin bile yol tarif edecek kadar dil bilmediği bir ülke için mükemmel konuşuyordu. Bir anda adliyeye girmekten çok onunla gezmek daha ilginç gelmişti. Adliyeden henüz çıkmış olan aşırı şatafatlı giyinmiş birinden içeriye girmemin yasak olduğunu öğrenmişti. Çok ilginç bir görüntüydü benim için. Ufacık ve fakir bir çocuk, çok zengin bir avukatın benimle iletişim kurması için yardımcı oluyordu.
-       Bugün bana rehberlik yapmak ister misin? – diye sordum.
-     Tamam. Ben zaten turistlere hep yardımcı oluyorum – diye cevapladı. Ardından da, bana Jugi diyebilirsin diye ekledi.

Jugi ile beraber.

Zaman Makinesi İcat Edilene Kadar, Myanmar’a Gidip Geçmişi Yaşayabilirsiniz

Önceden Burma adıyla anılan Myanmar dünyaya kapılarını yeni yeni açmakta. Myanmar, “Müslümanlar katlediliyor” haberleri ile anıldığında ilgimi çekmişti ve tam da bu haberlerin büyük yankı uyandırdığı dönemde ziyaret ettim ülkeyi. Her zaman ki gibi medyanın önyargılı ve abartılı haberler yaptığını yerinde görmüş oldum. (Ziyaretim 2012 yılında. O tarihte ufak haberler abartılmış olsa da sonra ki yıllarda büyük çatışmalar yaşanmıştır. 2017 yılında Birleşmiş Milletler Myanmar'ın müslüman azınlığa soykırım yaptığını ifade etmiştir.)
2011 Yılında kalkan ABD ambargosunun ardından yarım yamalak bir demokrasi ile tanışmış ülke. Yıllarca süren askeri rejim insanların düşünce yapılarının en derinine kadar işlemiş. Akşamüstü dışarı çıkma yasağı çok önce kaldırılmış olmasına rağmen akşam 8’den sonra sokakta birilerini bulmak ya da açık bir yer bulmak pek zordu seyahat ettiğim dönemde.
Myanmar’ı dünyanın geri kalanına benzeme sürecine başladığı dönemde, ambargonun kaldırılmasından çok kısa süre sonra ziyaret etmiştim. Böylesine bakir bir ülkeyi kapitalist markalar çevrelemeden gezmiş olmak çok ilginç bir deneyimdi.



Ülkenin bakirliği eşsiz bir egzotiklik katıyor olsa da, böyle ülkelerde alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekiyor. 2012 Yılında Myanmar’da bulunduğum dönemde ülkenin en lüks otelinde dahi kredi veya banka kartı kullanımı yoktu. Ülkeye gelirken yanınızda ne kadar nakit getirdiyseniz o kadar harcayabiliyordunuz. O banknotların da son derece gıcır olduğuna dikkat etmek gerekliydi tabi. Yoksa değişim yapmıyorlardı.
Gariplikler Başkenti
Böyle bir ülkede Jugi’den daha iyi bir rehber bulamazdım. Beni turistlerin bilmediği, gitmediği yerlere götürmesini istedim. Beni şoke eden yolculuğumuza da işte böyle başladık.
Şehrin merkezi meydanından sadece 10 dakika yürüme mesafesindeki Yangon nehrini, botla geçtik ve tamamen farklı bir dünyaya vardık. Yoksulluğun kelimelerle ifade edilebilecek bir boyutu yoktu, Dala adı verilen bu bölgede.



Benim akıllı rehberim bizi gezdirmesi için ufak üç tekerlekli bir bisikletçi ile anlaşmıştı hemen. İnsanların çıplak ayakla dolaştığı, tahtalardan derme çatma yapılmış evlerle dolu bir yerdi burası. Bir kilise, bir camii gezdik ardından sıra dışı bir budist tapınağında da bana bol bol bilgi verdi. Bisikletçi hayran kalmıştı Jugi’ye. Tabii ki ben de.

Jugi ve Bisikletçimiz.

Ardından bir pazar yerine geldik. Hem pazar yeri hem de çöplük gibi olan bu alanda çürümüş hayvan leşlerinin de etkisi ile inanılmaz ağır bir koku vardı.
Pazar alanında 25 yıl öncesinden kalma eski bir tetris oyuncağında Jugi’nin gözü kaldı. Satıcı almayacağını anlayınca elinden alıverdi. Bir anda boynu büküldü ama hemen de toparlandı. Alışkın olduğu bir şeydi sanki. İsteyip de parasızlıktan bir şeyi elde edememenin verdiği bir üzüntü, 5 yaşında bir çocuk için çok derin bir şey olsa gerek. Şımarık zengin çocukları gibi yaygara çıkartıp istediğini aldıracağı bir ailesi de yoktu. Onun üzgün halini görünce hızlı bir duygu seli yaşadım resmen ve sanırım bir şeyi satın almaya hiç bu kadar hızlı karar vermemiştim.

Pazar alanı.

Temiz sade duygulardan ibaretti bütün davranışları, küçücük bir çocuktu en nihayetinde. Beni oyuncağı alırken görmemişti. Pazar alanından çıkınca verdim oyuncağı ama kesinlikle almamak istedi. Nasıl olur? Gözleri parıldıyordu ama ciddi şekilde almamak için itiraz ediyordu. O an belki de, ona para vermek yerine bu oyuncağı vermekle yetineceğimi düşünmüştü. Oyuncak güzel bir şeydi ama karın doyurmuyordu ki. Sonra bir şekilde kabul ettirdim, mutluluktan nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Kim bilir belki de aldığı en pahalı hediyeydi. Yaşadığı yerde daha iyi oyuncak yoktu zaten. En azından çürümüş et kokusu içerisindeki o pazarda yoktu. Ama dedim ya 25 yıl öncesinin oyuncağıydı. Muhtemelen başka bir ülkede bir çocuk 2 dakika bile elinde tutmazdı ama orası için ve onun için en iyi oyuncaktı.

Jugi ile gezimizi bitirdiğimizde tanıştığımız yere geri döndük. Uzaktan onun mutluluk içinde koşarak dilenen bir kadının yanına gidişini izledim. Belli ki annesiydi, sevinç içinde oyuncağını ve ona verdiğim parayı gösterdi. Yerde mutlu bir şekilde oturuşlarını izledim. Annesi evlerine para getirdiği için, Jugi de yeni oyuncağı için mutluydu anlaşılan. Adliyede duruşma izlemek için yola çıkmıştım ama hiç beklemediğim şekilde sokakta yaşayan küçük bir çocuk ile geçirmiştim bütün günümü.

Efe TANAY

ÜZGÜNÜM SİZİ ÜLKEYE ALAMAYIZ (LAOS)

Rusya’dan, Çin’e, Çin’den, Tayland’a geçmiştim. Uzun bir seyahatin ara durağıydı, Tayland'ın başkenti Bangkok.  Kaldığım yerde, benim gibi hem tek, hem de plansız gezen birkaç yabancı gezginle tanıştım. İyi de anlaşınca Tayland’ın kuzeyine, Chiang Mai'ye doğru hepbirlikte yola koyulduk. Ülkenin güneyini boylu boyunca gezeli çok zaman olmuştu, şimdi de sıra kuzeydeydi. Devamında da sınırdan, pek bilinmeyen sakin ülke Laos’a geçebilirdim. 

Jason, Peter ve Ben


Genelde gideceğim ülkeler hakkında çok araştırma yaparım ama kesin rotalar ve net kalış süreleri belirlemem. Bazen rotanın orta yerinde başka bir komşu ülkeyi de seyahate dahil eder, bazen kimisinde planladığımdan çok daha az kalırım veya da uçak biletimi iptal eder tanıştığım kişilere takılır giderim. Bunların hepsi bana öyle bir özgürlük hissi veriyor ki, bu şekilde seyahat etmeye başladığımdan beri başka bir seyahat şekli düşünemiyorum.

16 saatlik tren yolculuğu sonrası vardığımız Chang Mai’de 3 gün ormanda yerlilerle kamp yapıp, biraz kaplan sevip, biraz timsah okşayıp, bungee jumping yapıp, çekirge, kurbağa, sincap gibi şeyler yedikten sonra, birkaç kez de sarhoş olup olup ayılınca, İngiliz arkadaşım Peter ile Tayland’a bir son verip kara yoluyla Laos’a gitmeye karar verdik. Hollandalı ve Kanadalı arkadaşlarımız Jason ve Anne de kendilerine başka bir rota çizdikleri için hatıralarımızı paketleyip, yollarımızı ayırdık.

2 Aylık bebek Fil


Jason ve Anne
Peter'e çılgın bir fikir attım, 'bungee jumping'. O da altta kalmayıp işe daha da bir heyecan kattı ve o zaman motor kiralayıp gidelim diyerek kanıma girdi. İkimizin de motor koltuğuna oturmuşluğumuz yoktu ama otomatik vites scooter kullanmak ne kadar zor olabilir ki, diyip verdik şiparişi. Motorları getirdikleri gibi de, atladım üstüne. Daha üzerinde beş metre gitmemiştim ki, kaldığımız otelin sahibinin arabasına çarptım ve ayağımı yaraladım. Motorda da, arabada da ufak çizikler vardı. Ayağımdaysa ufak bir kesik. Hiçbirimiz hasarları umursamadık. Zaten Tayland'a çiziklerle daha iyi uyum sağlıyor insan. Düşüşüm ders oldu, düşmeden de pek öğrenilmiyormuş hem. Ayağıma ufak bir sargı sardık ve bu olaydan birkaç saat sonra yaralı ayağımla hayatımın ilk Bungee Jumpingini yaptım.

Yaralı bacağımla poz verirken.




Motor heyecanından sonra Tayland’daki son gecemizi tanıştığımız 6 İngiliz kızın odasında geçirip, otel parasından da kurtulmuş, paranın hepsini yine alkole yatırmıştık. Ertesi gün de kızlar, Peter, ben ve otelde tanıştığımız başka 2 ingiliz ile birlikte yola koyulduk. 9 İngiliz ve ben akşamüstü Tayland – Laos ülke sınırını belirleyen mekong nehrine varmıştık. Sınırın orada bir adam, bana dönüp dönüp, “Türk sen Laos’a vizesiz giremezsin” dedi. Haklı da çıktı. Bütün İngilizler girdi, ben giremedim. Peter biraz bağırdı çağırdı görevlilere ama nafile. Daha yeni değişmiş kural, Türklere artık kapıda vize verilmiyormuş. Geldiğim tekneyle tıpış tıpış Tayland’a geri döndüm. Bir ülkeden çıkıp, başka bir ülkeye giremeden  yeniden çıktığım ülkeye geri dönme gibi çok ilginç bir seyahat yaşamıştım. Tayland malum, hareketli ülke, arada bir kapatıp açmak gerekiyor sistemin kendini yenilemesi için, ben de öyle yapmış oldum.

Tayland Laos sınırın'daki gölü geçerken, olacaklardan habersiz şekilde gülümsüyorum. 
Bozuk moralimle, yıkılmış bir şekilde valizimi süre süre geri döndüm. Saatlerdir Laos için planlar yapıp durduğum arkadaşlarım girmiş, ben kalmıştım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmeden etrafa boş ifadelerle bakarak ilerliyordum. Tam o anda bütün seyahatin yorgunluğu bir anda üzerime çöküverdi ve birden benim Laos'a giremeyeceğimi söyleyen adam belirdi önümde. "Giremezsin demiştim" diye başladı cümleye, lafı uzattı uzattı, döndürdü dolaştırdı "gel otur burası benim restoranım" diyerek bitirdi konuşmasını. Zaten daha uzağa gidecek dermanım kalmamış bir şekilde yığıldım yol kenarındaki sandalyeye. Yemeklerden önce viskiye benzer bir içki gitrdi önüme. İç de keyfin yerine gelsin diye de ekledi. Ne tip bir alkol olduğunu bile sormadan diktim kafaya. Tam da o anki moralim gibi tadsız tutsuzdu verdiği içki ama bir o kadar da sertti. Ben kafaya diktikçe doldurdu.

Yaklaşık 20 dakika sonra sarhoştum, o yıkık moralim dikkate alınırsa, sarhoş olmam uzun bile sürmüştü aslında. Sonra yemekler, muhabbet... 5 - 6 Taylandlı ve ben saatlerce oturduk. Artık acıdıklarından mı, sevdiklerinden mi bilemeyeceğim ama her derdime bir çare buldular. Hemen ertesi gün için bana Bangkok’a dönüş bileti ayarlandı, aralarından birinin oteli varmış, orada bana bedava oda ayarlandı. Hatta benim yaşlarımda güzel bir komşu kızı çağırdılar masaya ama bu son kıyaklarına pek ilgi gösteremedim. 

Bu fotoğraf hala odamda asılı durur. Bana bir çok şey öğreten bu hikayenin asıl kahramanı yanımda elinde tavuk ayağı ile poz veriyor.
Uyumamla uyanmam bir oldu sanki. Yatak bile doğru düzgün dağılmamışken kaldırdılar ve Bangkok'a giden otobüse yetiştirdiler. Beni motoruyla otobüse bırakan arkadaşa hem otel için hem de akşam ki yemek için bir para tutuşturdum. Aslında ne kaba bir şey, bu kadar iyiliği bir kaç parça kağıtla iade edebildiğin hissine kapılmak. Yaptıkları onca güzel şeyin para karşılığı olamazdı ama o an için benim de paradan başka teklif edebilecek daha iyi bir teklifim yoktu.





Dönüp dolaşıp yine Bangkok’a gelmiştim ve Laos Büyükelçiliğinden 20 dakikada aldım vizemi. Bütün o yolu yine karayoluyla dönmeye dermanım kalmadığı için de Laos'a ilk giden uçağa atladım. Bizim İngilizlerle de Laos sonrası gittiğim Kamboçya'da karşılaştım. Tamamen şans eseri karşılaştığımız sahilde, bütün hikayemi şaşkınlık içinde dinlediler. Ardından kendisi başlı başına bir hikaye olan hayat devam etti durdu...

Facebook'tan takip etmek için: Seyyar Kalem
Efe TANAY
@efetanay

SEYAHATLERDEN KISA HİKÂYELER -2

1)    Jamaika

Jamaika’nın en meşhur gece kulübünün girişindeki bayan görevli eliyele üzerimi ararken her şey normaldi, sonuçta bir çok ülkede yapılan bir uygulamaydı bu ama iki eliyle popomu kavrayıp sonra bir de üstüne beni önden avuçlayınca şok içinde ne yapacağımı şaşırdım. Dona kalmıştım, gerçi her girene yapılan bir uygulamaydı ama aradan seneler geçmiş olmasına rağmen hatırladıkça suratımda o şaşkın ifade yeniden belirir.

2)    Kamboçya

Kamboçya’daki barlarda biranın 1TL’ye satılması yetmiyormuş gibi bazı barlar müşteri çekebilmek için kampanya yapıp fiyatı yarıya indiriyor. Sonra da insanlar bana neden hiç Kamboçya’dan bahsetmiyorsun diyor. Ben Kamboçya’ya gittiğimi döndükten bir hafta sonra pasaportuma bakınca fark ettim.

Kamboçya'nın 1 TL'ye satılan meşhur birası.

3)    İtalya

İtalyanca öğrenmek için bir süreliğine Roma’ya yerleştiğimde İtalyancayı bir ailenin yanında kalarak öğrenme fikri oldukça cazip gelmişti ama şanssızlığıma biraz anormal bir aileye denk gelmişim. Bir gece geç gelip kapıyı çaldığımda adamın kapıyı çırılçıplak bir şekilde açmasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Bu olay bana İtalyancanın illa aile yanında öğrenilmesi gerekmediğini fark ettirdi ve ertesi gün kendime yeni bir ev buldum.

4)    Danimarka – Macaristan

Macaristan’da birkaç Danimarkalıyla tanışmıştım ve onların Danimarka’ya döndüğü tarihte ben de bir haftalığına Danimarka’da olacaktım. Her ne kadar kesinlikle haber ver dedilerse de, haber verememiştim ama bir tanesiyle sokakta karşılaşıverdim. Koskoca ülkede bir avuç insan tanıyordum ve bir tanesiyle karşılaşmıştım. Bir hafta önce Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de tanışmıştık şimdi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın ara sokağında karşılaşmıştık. Küçük dünyanın küçük rastlantısı…
Efe TANAY

MALEZYA’DA BİR DOKTOR MACERASI

Tayland’da tanıştığım Alman, Rus ve Lübnanlı arkadaşlarımla Tayland adalarında beraber tatil yapmıştık. Bir hafta sonra yılbaşıydı ve yılbaşı gecesi Singapur'da buluşmak üzere sözleştik. Ben de o bir haftanın benim için kabus gibi geçeceğinden habersiz bir şekilde Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a doğru yola çıktım.

Tayland'ın Co Phi Phi adasında kaldığımız yer.

Değerinden fazla para harcamayı göze aldıysanız, seyahatinizde problem yaşama riskiniz çok daha azalır ama insana değeri parayla ölçülemeyecek kadar faydalı tecrübeleri, yaşanan zorluklar sağlar! İşte bu yüzden seyahat ederken az bütçeyle çok şey başarabilmektir güzel olan. Ben de tam bu mantıkla seyahat ediyordum; en ucuz hostellerde kalıyor, sokak lezzetlerini tadıyor, en ucuz ulaşım araçlarını tercih ediyordum. Fakat bu mantığım Tayland sonrası Malezya’ya giderken çok kötü şekilde hasta olmama sebep oldu.

Tayland’ın Phuket adasındaki havaalanına gitmek için çok ucuza bir motorsikletliyle anlaşmıştım ve motorsiklet yolculuğu üşütmeme sebep olması yetmiyormuş gibi yediğim o ucuz sokak yemeklerden de zehirlenmiştim.

Tayland'ın sokak yemekleri.
Tayland’dan Malezya’ya vardığımda artık hiç enerjisi olmayan, durmadan terleyen ve kusan biri haline geldim. Hemen Kuala Lumpur’un şehir merkezindeki ucuz Çin Mahallesine gidip geceliği 3 dolara bir hostel ayarladım ve üstümü bile değiştiremeden yatağa atıverdim kendimi. 16 saat sonra uyandığımda saatin akşamüstü 6 mı yoksa sabah 6 mı olduğunu algılamam kadar hangi ülkede olduğumu kavramam da biraz zaman almıştı.

Kuala Lumpur'da kaldığım hostel'in girişi. (Sokak berberi)
Hayatımda hiç olmadığım kadar hastaydım ve dünyanın öbür ucunda bir kişiyi bile tanımadığım bir ülkede yalnızdım. Ne hasta olmaya, ne de ilaç kullanmaya alışıktım, dolayısıyla ilk iki gün ilaç almadan kaldığım yerin aşağısındaki restorandan yediklerimle kendime gelmeye çalışmıştım. Aslında Asya’nın gizemli baharatları beni iyi eder diye düşünüyordum ama bir türlü iyileşemiyordum. İyiye gitmeyen bedenim "beni doktora götür" diye isyan ediyordu sanki. Virüs bütün seyahatimi rezil etmeden kurtulmalıydım.

Doğum günüm olan yılbaşına hasta olarak girme korkusu sarmıştı beni. Yakındaki bir doktorun özel muayenehanesine gittim ve doktorla hastalığımı unutturan inanılmaz bir diyalog yaşadım.

Bütün derdim 4 gün sonra Singapur’da geçireceğim yılbaşına kadar iyileşmekti ve onun için her türlü ilacı almaya hazırdım aslında. Bekleme odasında kayıt yaptırırken pasaportumu gören doktor. “Oooo… My Muslim brother” (Müslüman Kardeşim) diyerek beni sıra bekletmeden içeri aldı.

Büyük bir merak ve ilgiyle hem dini hem siyasi konularda sohbet etmek isteyen doktoru kırmak istemiyordum ama halsizlikten ve bitkinlikten zor bile konuşur haldeyken tek derdim tedaviyi konuşmaktı. En sonunda hastalığımla ilgili ilaçlarımı yazıp, bana bilgi vermeye başladığında, o halsiz halime rağmen pür dikkat doktoru dinlemeye başladım.

Doktorun günde bir tane almam için verdiği ilacı saydım hemen. Bu ilaçtan 7 adet vardı ve 4 gün sonraki yılbaşında da bu ilacı içecek olmamdan dolayı ilaçla birlikte alkol alıp alamayacağımı öğrenmek istiyordum. Belki o an için konuşmaya bile pek takatim yoktu ama doğum gününüz yılbaşına denk geliyorsa ve üstelik kutlamak için dünyanın öbür ucuna gitmişseniz, inanın zamanınızın güzel geçeceğinden emin olmak istiyorsunuz. Bu yüzden yılbaşına iyileşmiş bir şekilde girmeye kararlıydım.

Petronas Kuleleri - Kuala Lumpur
İki lafından birinde “İnşallah”, “Maşallah” diyen doktora da alkol alıp alamayacağımı sormaya çekiniyordum doğrusu. Her cümlesine “Müslüman Kardeşim” diyerek başlayan doktora alkolle ilgili soru sormam hoş olmayabilirdi. Ben de hem onu kırmadan hem de soruma bir cevap alabilmek adına, “31 Aralığa kadar iyileşir miyim sizce?” deyiverdim.

Cevapsa, tamamen bilinmezlik içeriyordu; “Ben bilmem Allah bilir”. Koyu müslümanların yılbaşını kutlamadıklarını biliyordum, o yüzden “doğum günüm 31 Aralık o yüzden merak ediyorum” deme gereği duydum. Fakat koyu müslümanlar doğum günlerini de kutlamazlarmış ve cevap değişmemişti. Konuyu döndürerek tekrar tekrar sordum, doktorun bir fikri yoktu. Ne sorsam "Allah bilir" diyordu. Tahmini bir süre bile alamamıştım doktordan. Zaten 31 Aralığa kadar iyileşemezsem gece 12’ye kadar ayakta duracak halim bile olmayacaktı. Gereksiz yere endişeleniyorum, yaşayıp görelim diye düşündüm.

4 Gün sonra Singapur’daydım, 31 Aralıktı ve kendimi oldukça iyi hissediyordum. Tayland’da tanıştığım arkadaşlarımla buluşup Singapur’un altını üstüne getirircesine eğlendiğimizi iyi hatırlıyorum ama alkolün etkisiyle geceyi nasıl sonlandırdığımı çok iyi hatırlayamıyorum.


Efe TANAY


BEDEN DİLİ (İTALYA)

Almanya’da tanışıp Hollanda'yı beraber gezdiğim iki İtalyan kız arkadaşım beni İtalya'ya davet etmişlerdi. İlk kez İtalya'ya gidiyordum. İlk günümde de, 10 kişilik kalabalık ailenin bir araya geldiği bir akşam yemeği tertip edildi. Evin ananesi bir İtalyan klasiği olan lazanya pişirmiş, kaliteli kırmızı şaraplar açılmış, tam bir sanat eseri gibi sofra donatılmıştı. İnanılmaz neşeli bir ortam, gülüşmeler ve esprilerle dolu samimi bir anda, heyecanla beklenen lazanya da fırından çıkınca her şey tamamlandı.

İlk dilim de misafir olmam dolayısıyla tabi ki bana verildi.

Lazanya yalnızca İtalyan mutfağının mükemmel bir lezzeti değil aynı zamanda ananenin de spesiyaliydi ve ilk lokmayı ağzıma atmamla bir anda 10 kişilik o kalabalık masa pür dikkat bana kilitlendi. Herkes tepkimi bekliyordu ama kokusu, görüntüsü bile insanın ağzını sulandıran fırından yeni çıkmış bir lazanya ki, usta bir elden, tam da yemeğin doğduğu topraklarda… Yani mükemmel olmama ihtimali, İngiltere’ye bir yıl boyunca yağmur yağmama ihtimalinden bile daha düşük.

Tadını hala unutamadığım o süper ötesi lazanyayı çiğnerken, bana merakla bakan o 10 çift gözü daha da merakta bırakmamak adına, ağzımdaki lokmayı yutmadan beden dilimle “çok güzel” demeye çalışmıştım, işte ne olduysa tamda o anda oldu.


Türkiye’de beden diliyle güzel demek için avuç içinizi yukarı çevirip parmaklarınızı da birleştirerek yukarı aşağı hareket ettirirsiniz. Türkiye’de “Güzel” anlamına gelen bu hareket İtalya’da ise oldukça kötü bir manaya sahiptir. “Ne halt ediyorsun?”, “Neden bahsediyorsun?” gibi anlamlara gelen bu hareketi işte tam da lazanyayı çiğnerken, inanılmaz misafirperver bu aileye karşı yapmıştım.

Eğer biri benden sessizliğin tanımını yapmamı istese, işte tam bu anı tarif ederim. Zira ananenin neye uğradığını şaşırmmış o bakışını hala aklımdan çıkartamıyorum.

Her ne kadar hemen yanlış anlaşılmayı anlayıp, büyük bir çabayla izah etmeye çalışsam da, o hareketi yapmam ve İtalya’da o hareketin tamamen farklı bir anlama geldiğini hatırlamam arasında geçen o 5 saniyelik süre içerisinde ortam sanki bir anda 50 derece soğuyuvermişti.


Sonradan uzun izahlar ve bitmek bilmeyen gülümsememle kendimi affettirmiştim. Hatta ve hatta lazanyadan bir tabak daha yediğimde, şüpheye bile yer bırakmamıştım. Ama işte o 5 saniye yok mu… 

Efe TANAY

KÜBA’DA DEVRİM

Avrupa dışına çıktığım ilk ülkeydi Küba, 19 yaşındaydım. Kültürünü ve tarihini en çok öğrenmek istediğim ülkelerin başında geldiği için gitmeden önce Ernesto Che Guavera ve Fidel Castro’nun hayatını okumuştum. Tarihi bir öneme sahip Küba Devrimini ve Küba' tarihini anlamak için çok zaman harcamıştım. Bu kendisi küçük ama etkisi büyük ülkenin neden "karayiplerin incisi" olarak anıldığını anlamak için ise ziyaret etmem gerekmişti.


İyi İngilizce bilen taksicimle kısa sürede samimi olduktan sonra ikimiz için de çok karlı bir anlaşma yaptık. O güzel bir bahşiş, ben de çok özel bilgiler edinecektim. Beni başkent Havana’nın en önemli tarihi noktalarından, Fidel’in devrim sonrası büyük konuşmasını yaparken beyaz bir güvercinin gelip omzuna konduğu meşhur devrim meydanına, sürgün edildiği Meksika’dan 81 kişiyle Küba’ya geri geldiği Granma (Büyükanne) adlı yatın sergilendiği devrim müzesine ve şehirde Che’ye dair her yeri bütün hikâyeleriyle anlatarak gezdirdi. 

Bir yeri çok araştırarak gittiğinizde sanki buraları uzun zamandır biliyormuş gibi hissediyorsunuz. İşte Küba hakkındaki düşüncem aynen bu şekildeydi.

Fidel Castro’dan önceki Küba lideri Batista’nın aldığı rüşvetler, yaptığı yolsuzluklar ayyuka çıkmış, halkın büyük bir kısmının sağlık ve eğitim hizmetinden yoksun ve aç bir şekilde yaşadığı bir dönemde 26 Eylül hareki olarak adlandırılan bir hareketle Fidel yönetime başarısız bir müdahalede bulunur ve yakalanır. Gerçi Fidel öncesi dönemi konu alan Hollywood filmleri Küba'yı hep şaşalı ve elit gösterir ama Fidel Castro'nun karşı çıktığı da işte bu adaletsizliktir. Çünkü gerçekten de inanılmaz derecede lüks yaşayan ufak bir kesim vardır. Castro'nun amacı, Batista’yı devirmek ve daha eşitlikçi bir düzen sağlamaktır ama başarısız olur. Batista, Fidel’in yargılanışını televizyondan yayınlayarak onu hapse düşmüş bir aciz gibi göstermek ister. Fakat evdeki hesap çarşıya uymaz. Aslen avukat olan Fidel Castro, mahkemede mükemmel bir savunma yapar ve destekçileri azalmak yerine artar. Bu yargılama ulusal bir ün kazandırır Fidel Castro'ya. 

Dava sonucu mahkum edilen Fidel’i artık halk çok fazla desteklemektedir ve Batista bir süre sonra buna karşı gelemeyerek, Fidel’i ve onlarca destekçisini Meksika’ya sürgüne gönderir. Aslen Arjantinli olan ve asıl mesleği doktorluk olan Ernesto Guevara ile de burada tanışırlar. Ernesto “Che” ismini sonradan alır. “Che” Arjantin’de “dostum, kardeşim” tarzı bir hitaptır aslında ve Ernesto da bu hitabı çok kullandığı için Fidel ve Kübalı diğer arkadaşları ona Che adını takarlar.

Fidel ve Che - Bugün dahi Arjantin'de birçok insan birbirine Che diye hitap etmektedir.

Fidel Meksika’dan Küba’ya bir çıkartma planlamaktadır ve Che’ye kendileriyle gelmesini teklif eder. Che, sömürgeci düzene ve ezilen halkların yoksulluğuna motorsikletiyle çıktığı Latin Amerika turunda şahit olmuş ve aslında hayatı boyunca böyle bir fırsat beklemektedir. Che, Fidel’in ekibine dahil olur fakat bir şartı vardır, devrim Küba’da başarıya ulaştıktan sonra Fidel, Che’yi diğer ülkelerde de devrim yapabilmesi için destekleyecektir.

İşte bu ekip şuan Havana Devrim Müzesi’nde sergilenen Granma adlı yatla Küba’ya varır. Ve müzeyi gezerken böylesine önemli bir hikâyeyi bilerek sergilenenlere baktığınızda, bakmak ve görmek arasındaki farkı daha iyi anlıyorsunuz. 

Yatın o dönem ki fotoğrafı.
Devamında, Küba devrimi başarıyla sonuçlanır fakat kapitalist düzenin savunucuları bundan pek de hoşnut olmazlar. Devrim daha tam olarak yerleşmemişken, Küba’ya, CIA’in desteklediğini kabul ettiği domuz körfezi harekatı başlatılır. Başarısız olan bu harekatla ilgili Che, Amerikalı üst düzey diplomatlara Birleşmiş Milletler Toplantısı için gittiği New York’ta teşekkür edecektir. Çünkü Küba Amerika'nın harekatını bertaraf eder ve Küba devrimi daha da sağlamlaşır. Artık Che, Fidel ile anlaştığı gibi yoluna devam edip eşitlikçi düzeni bütün dünyaya yayabileceğine inanmaktadır fakat artık her adımında arkasında olan CIA’i alt etmesi gerekecektir. 

İlk olarak Afrika’ya, çok fakir durumdaki Kongo’ya gider. Kongo Ulusal Ordusuyla işbirliği içinde olan CIA de izini sürmektedir ve devrim girişiminden sonuç alamaz. Kısa süre sonra ise Bolivya’da bir başka devrim mücadelesi içerisindeyken yakalanır. Sorgulayanlardan Felix Rodriguez’in Bolivya aksanıyla İspanyolca konuşmadığını anlayan Che kendisine nereli olduğunu sorduğunda, Rodriguez, CIA mensubu olduğunu belirtir ve Che, Rodriguez ile bir daha konuşmayı kabul etmez.

Bolivyalı asker Jaime Nino de Guzman, Che’nin yakalandığında bacağının arkasından vurulmuş olduğunu ve durumunun perişan bir halde olduğunu belirtmiştir. Guzman, Che’nin kötü durumdaki haline rağmen konuşurken başını dik tuttuğunu ve herkesin gözünün içine baktığını söyler daha sonra ki ifadelerinde. Che gözaltındayken, yakın köydeki okul öğretmeniyle görüşmek istediğini belirtir ve 22 yaşındaki Julia Cortez ile kısa bir diyalog yaşar. Che, yıkık dökük haldeki okulu göstererek, çocukların bu kötü şartlarda eğitim görmesinin beklenemeyeceğini ama hükümet görevlilerinin Mercedes arabalarında olduklarını, söyler ve “İşte biz bunun için mücadele ediyorduk” der, bir saat sonra vurulma emrinin verileceğinden habersiz olarak.

Che’yi vurulma emri Mario Teran adındaki Bolivya’lı askere verilir. Teran elinde silahla içeri girdiğinde vurulacağını anlayan Che ayağa kalkıp şu son sözleri söyler; “Beni öldürmek zorunda olduğunu biliyorum. Ateş et. Durma, korkak! Yalnızca bir adamı öldüreceksin”. Bocalayan Teran Che’yi ölümcül olmayacak şekilde birkaç kez vurup yere düşmesini sağlar ve daha sonra yaklaşıp tekrar tekrar göğsünden vurur. (Bu şekilde vurmasının ise çatışmada vurulduğu izlenimi vermek istedikleri için olduğu sonradan ortaya çıkar)

Ernesto Che Guevara'nın Küba'nın  Santa Clara Şehrin'deki mozalesi.

1959 devriminden beri Komünist rejimle yönetilen Küba yıllar içerisinde sıkı ambargolarla ve politik zorluklarla mücadele ederken fakirleşmiş olmasına rağmen herkese ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sağlanmaktadır. Bütün bu ekonomik zorluklara rağmen dünyada en yüksek okuryazar oranı Küba'dadır ve ülke tıpta da çok öncü bir pozisyona sahiptir. Gelişmiş olarak kabul ettiğimiz kapitalist ülkeler evsiz insanlarla doluyken, Küba’da evsiz kalan insanlara devlet yardım etmektedir. Ülkenin ifade özgürlüğü başta olmak üzere farklı problemleri vardır ancak bu problemlerine rağmen insanların mutlu olduğu fakat dayatılan kapitalist sistemi kabul etmediği içinse dünyadan izole edilmiş bir şekilde yıllar geçirmiştir. Benim gözümde ise dünyanın en ilginç ülkeleri arasında yer alıyor Karayiplerin bu güzel incisi.



Efe TANAY
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...